Aykırı Medya
Tartışma

Kürt Sözcüğü Hukukun Önüne mi Geçiyor?

Soner Yalçın, insanın tek bir kimliğe indirgenmesine itiraz ediyor. Ancak “Kürt” sözcüğünü hukukun ve sanatın önüne konmuş bir engel gibi gördüğünde, o sözcüğü gerekli kılan eşitsizliği ve ortak dediği alanın üzerindeki devlet damgasını görünmez bırakıyor.

Soner Yalçın, Diyarbakır’da aynı günlerde düzenlenen Demokratik Kürt Hukukçular Konferansı ile Kürt Sinema Çalıştayı’nın adındaki ortak sözcüğe takılıyor: “Kürt.” Bir hukukçunun önce hukukçu, bir sinemacının önce sinemacı olarak değil de etnik kimliğiyle tanımlanmasına neden ihtiyaç duyulduğunu soruyor. Amin Maalouf’un Ölümcül Kimlikler kitabından hareketle insanın tek bir aidiyete sığmayacağını; etnik kimlik hukukun, sanatın ve siyasetin önüne geçtiğinde ortak yaşamın daralacağını söylüyor.

İnsanın tek bir kimliğe kapatılmasına yönelik bu itiraz önemsiz değil. Herhangi bir topluluğun kendi içindeki sınıfsal farkları, kadınların deneyimlerini, inanç ayrılıklarını, cinsel yönelimleri ve kişisel hayatları tek bir ulusal ad altında susturması özgürleştirici olamaz. “Halk” adına konuşanların, halkın içindeki farklı seslere konuşacak yer bırakmadığını çok gördük. Bir kimlik, insanları koruyan bir dayanışma alanı olabileceği gibi onların nasıl düşüneceğini belirleyen yeni bir otoriteye de dönüşebilir.

Fakat Yalçın’ın sorusu tam burada yön değiştiriyor. “İnsan neden tek kimliğiyle anılıyor?” diye başlayan yazı, kısa süre içinde “Bu insanlar neden Kürt adıyla bir araya geliyor?” sorusuna dönüşüyor. Böyle olunca kimliği insanın üzerine kapatan güçle, o kimlik nedeniyle yaşanan ortak sorunlara karşı örgütlenen insanlar aynı yerde duruyormuş gibi görünüyor.

Ortak alan gerçekten kimin?

“Kürt hukukçu” denildiğinde etnik bir sıfat hemen fark ediliyor; yalnızca “hukukçu” denildiğinde ise ortada kimliksiz, tarafsız ve herkese eşit uzaklıkta bir meslek varmış gibi düşünüyoruz. Oysa Türkiye’de hukuk hangi dilde yazılıyor, mahkeme hangi dilde konuşuyor, vatandaşlığın adı hangi ulusa bağlanıyor, ülkenin sınırlarını ve resmî tarihini kim belirliyor? Bunların hiçbiri boşlukta oluşmadı. Hukukun üzerinde zaten devletin, resmî dilin ve çoğunluk kabul edilen kimliğin izi var.

Bu iz her zaman “Türk” sözcüğü yazılarak görünmüyor. Görünmesine gerek kalmayacak kadar yerleşik olduğu için çoğu zaman yalnızca “ortak”, “ulusal” ya da “evrensel” diye karşımıza çıkıyor. Türkçe eğitim alan, Türkçe savunma yapan ve Türk ulusal düzeninin kurumlarında çalışan hukukçu yalnızca hukukçudur; Kürtçenin kamusal kullanımı, anadilinde savunma ve eğitim ya da Kürtlerin siyasal statüsü üzerine konuşmak için bir araya gelen hukukçular ise kimliklerini hukukun önüne geçirmekle suçlanabilir.

Buradaki tuhaflık “Kürt” sıfatında değil, sıfatsız olanın gerçekten sıfatsız sanılmasında. Egemen kimliğin en büyük ayrıcalıklarından biri kendisini kimlik değil, hayatın doğal düzeni gibi sunabilmesidir.

Üstelik söz konusu konferans, hukukçuların yalnızca kökenlerini ilan etmek için düzenlenmiş bir buluşma değildi. Anadilin kamusal kullanımı ve eğitimdeki yeri, çatışma sonrasının hukuku, siyasi mahpuslar, sürgündekiler, vatandaşlıktan çıkarılanlar ve barış sürecinin yasal çerçevesi konuşuldu. Bunlara verilen yanıtları benimsemek zorunda değiliz. Konferansın Öcalan’a yüklediği merkezi rolü, “kurucu halk” ve anayasal statü taleplerinin yeni bir siyasal temsil tekeline dönüşüp dönüşmeyeceğini ayrıca tartışabiliriz. Fakat ortada ortak hukuku etnik bir heves uğruna parçalamaya çalışan birkaç meslek insanı yok. Aynı devlet düzeni içinde benzer engellerle karşılaşan insanların, bu engellerin adını koyarak bir araya gelmesi var.

Kürt Sinema Çalıştayı için de durum farklı değil. Kürtçe senaryo eğitiminin yetersizliği, filmlerin seyirciye ulaşamaması, üretim ve finansman güçlükleri, dağınık bir sinema hafızasının arşivlenmesi ve dayanışma ağlarının kurulması konuşuldu. Bir filmin değerini yönetmenin etnik kökenine göre belirlemek başka şeydir; belirli bir dilde ve belirli tarihsel koşullar altında üretim yapan insanların ortak sorunları için örgütlenmesi başka şey. “Kürt” sözcüğünü kaldırdığımızda bu sorunlar ortadan kalkmıyor. Yalnızca onları birbirine bağlayan deneyimin adı siliniyor.

Kimlik beyanı ile iktidar kullanmak aynı şey değil

Yalçın, bu iki toplantıyla komedyen Deniz Göktaş’ın tutuklanması arasında benzerlik kuruyor. Ona göre iki durumda da hukuk ortak ilkelerden uzaklaşıp dinî ya da etnik kimliklerin diliyle tarif ediliyor. Fakat bu benzetmede belirleyici bir fark kayboluyor: Bir tarafta ceza verme, tutuklama ve insanı özgürlüğünden yoksun bırakma yetkisine sahip devlet var; diğer tarafta kendilerine bir ad vererek toplantı düzenleyen hukukçular ve sinemacılar.

Devletin bir insanı hapse koymasıyla insanların gönüllü olarak bir araya gelmesi aynı türden siyasi eylemler değil. Biri zor kullanma tekeline dayanıyor, diğeri örgütlenme özgürlüğüne. Biri itaat etmeyeni cezalandırıyor, diğeri ortak bir söz kurmaya çalışıyor. İki olayı “kimlik siyaseti” başlığı altında yan yana koyduğumuzda, iktidar ilişkisi yerini sözcük benzerliğine bırakıyor.

Anarşist bir bakış açısından mesele, bir düşüncenin veya kimliğin kamusal alanda bulunması değil; başkaları üzerinde hangi araçlarla bağlayıcı hâle getirildiğidir. İnsanlar kendilerini Kürt, Türk, Ermeni, Müslüman, ateist, kadın, işçi ya da başka bir adla tanımlayabilir; bu adlar etrafında örgütlenebilir. Sorulması gereken, bu örgütlenmenin başkalarına nasıl yaşayacaklarını dayatıp dayatmadığı, kendi içindeki farklılıkları bastırıp bastırmadığı ve kararların kimlerin elinde toplandığıdır.

Bu ölçü Kürt kimliğiyle kurulan yapılara eleştirisiz yaklaşmayı gerektirmez. Kürtlük de kutsal ve yekpare bir öz gibi kurulduğunda, kimin “gerçek Kürt” olduğuna karar verenler ortaya çıkabilir. Erkeklerin, liderlerin, partilerin veya profesyonel temsilcilerin sözü bütün bir halkın sözü sayılabilir. Devletin inkârına karşı çıkarken yeni bir ulusal devlet arzusu, yeni sınırlar ve yeni itaat ilişkileri üretilebilir. Bir ulusun egemenliğine itiraz edip başka bir ulusun egemenliğini özgürlük diye kabul edemeyiz.

Ama bu ihtimaller, insanların Kürt adıyla toplanmasını başlı başına tehlike saymaktan çıkarılamaz. Eleştiri isme değil, ismin çevresinde kurulan iktidara yönelmelidir. Toplantıya kimler çağrıldı? Kimler dışarıda kaldı? Kararlar nasıl alındı? Temsilciler geri çağrılabilir mi? Kadınların, yoksulların, farklı inançların ve siyasal görüşlerin sözü ne kadar duyuluyor? Kurulan yapı aşağıdan bir dayanışmayı mı büyütüyor, yoksa halk adına konuşan yeni bir merkez mi oluşturuyor? Anarşist kuşku tam burada başlar.

Aynı hukuk, adil hukuk demek değildir

Yalçın’ın önerdiği çıkış, farklı aidiyetlerin ortak yurttaşlık zemininde buluşması ve herkesin aynı hukuk düzeni içinde kendisini eşit ve güvende hissetmesi. İlk bakışta itiraz edilmesi güç bir cümle. Fakat aynı yasaya tabi olmak, yasayı birlikte yapmak anlamına gelmiyor. Aynı hukuk herkese uygulanırken o hukukun hangi hayatı normal, hangi dili resmî, hangi örgütlenmeyi meşru, hangi direnişi suç saydığı sorusu yerinde duruyor.

Devlet hukuku herkesi eşitlemeden önce sınıflandırır: vatandaş ve yabancı, yasal ve yasadışı, makbul ve tehlikeli, özel hayata ait dil ve kamusal dil. Ardından bu ayrımları tarafsız kurallarmış gibi uygular. Eşitlik, önceden kurulmuş bu düzenin içinde herkese aynı mesafede durmak olarak tanımlandığında adaletsizliğin başlangıç noktası değişmeden kalabilir.

Bu nedenle hukukun önüne “Kürt” sözcüğünün geçip geçmediğini sormak yetmiyor. Hukukun içinde hangi devletin, hangi ulusun ve hangi zor aygıtının bulunduğunu da sormak gerekiyor. Hukuk, çatışan toplumsal güçlerin dışında duran saf bir uzlaşma dili değil. Mülkiyeti koruyan, sınırları çizen, hapishaneleri işleten, polise yetki veren ve gerektiğinde seçilmiş bir belediyenin yönetimini değiştiren de hukuk. Devletin elinde hukuk, şiddetin karşıtı olmaktan çok şiddetin hangi koşullarda meşru sayılacağını belirleyen dil olabiliyor.

Barış da herkesi mevcut hukuk düzeninin içine yerleştirmekten ibaret olamaz. İnsanların kimliklerini sessizleştirdiği, devletin ise kendi kimliğini “ortaklık” adı altında koruduğu bir sessizlik barış değildir. Barış, kimsenin kendisini tek bir ulusa teslim etmek zorunda kalmadığı; dillerin, hafızaların ve yaşam biçimlerinin merkezî bir makamdan izin almadan var olabildiği; insanların kendi hayatları hakkında aşağıdan ve birbirleriyle konuşarak karar verebildiği bir ilişki gerektirir.

Soner Yalçın’ın tek kimliğin insanı daraltabileceğine ilişkin kaygısı yerinde duruyor. Kürtlük de dâhil hiçbir kimlik insanın tamamı değildir. Fakat kimliklerin ölümcül hâle gelmesini yalnızca onların fazla görünür olmasına bağlarsak, en büyük kimlik örgütünü gözden kaçırırız: sınırı, bayrağı, resmî dili, okulu, ordusu, mahkemesi ve hapishanesi bulunan ulus-devleti.

Belki bir gün “Kürt hukukçular” veya “Kürt sinemacılar” demeye ihtiyaç duyulmayan bir hayat kurulabilir. Bunun yolu Kürt sözcüğünü toplantı adlarından çıkarmak değil; insanların o adla karşı karşıya kaldığı eşitsizlikleri ve onları tek bir ulusal düzene bağlayan tahakkümü ortadan kaldırmaktır. O zamana kadar asıl soru, kimliğin neden söylendiği değil, bazı kimliklerin kendilerini hiç söylemeden nasıl hüküm sürebildiğidir.

Paylaş

Bu yazı yalnızca bu dilde mevcut.

Yorumlar · Yorum yok

Yorum yapmak için giriş yapın.

  • Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Bülten

Yeni yazılardan haberdar olmak için e-posta adresinizi bırakın.

Ziyaret istatistiklerini tutmak için çerez kullanıyoruz. Gizlilik ve Çerez Politikası