Aykırı Medya
Özgürlük ve Benlik

Özgürlük" Derken Hepimiz Aynı Şeyi mi Kastediyoruz?

"özgürlük istiyorum" diyen birine artık tek bir soruyla yaklaşabilirsiniz: Hangisini?

Özgürlük, üzerinde herkesin anlaştığı sözcüklerden biri gibi görünür. Kimse "ben özgürlüğe karşıyım" demez. Siyasetçiler ondan bahseder, reklamlar onu satar, şarkılar onu över. Tam da bu yüzden tehlikeli bir kelime — çünkü herkesin sevdiği ama kimsenin tam olarak ne kastettiğini söylemediği kavramlar, genellikle içi en boş olanlardır. Ya da daha doğrusu: İçine herkesin başka bir şey doldurduğu kavramlardır.

İki kişi "özgürlük istiyorum" dediğinde çoğu zaman bambaşka, hatta birbiriyle çelişen iki şey istiyor olabilir. Biri "kimse bana karışmasın" derken özgürlüğü kastediyordur. Öteki "kendi kaderime hükmedebileyim" derken. Bunlar aynı kelimeyle anılır ama aynı şey değildir — ve aralarındaki fark, koca siyasi tartışmaların altında yatan kırık hattır. O yüzden bu kelimenin katmanlarını biraz açmaya değer.

Birinci katman: "Bana karışmayın"

Özgürlüğün en sezgisel, en yaygın anlamı bu. Özgürüm, çünkü kimse beni durdurmuyor. İstediğimi yapabiliyorum, önümde engel yok, kimse zincire vurmuyor beni. Bu anlamda özgürlük, bir yokluk hâlidir — baskının, engelin, müdahalenin olmaması.

Felsefede buna genellikle "negatif özgürlük" denir. "Negatif" burada kötü anlamında değil; bir şeyin yokluğu anlamında. Kapı açıksa özgürsünüz — birinin sizi dışarı itmesi gerekmez, sadece yolunuzu kesen bir şey olmaması yeter. Bu anlayışa göre özgürlüğün düşmanı, dışarıdan gelen müdahaledir: Yasak, baskı, zorlama.

Bu katmanın güçlü bir yanı var. Somut, anlaşılır, savunması kolay. Birinin kapısını kırıp hayatına karışan bir gücü kimse haklı bulmaz. "En azından beni rahat bırakın" talebi, en temel özgürlük taleplerinden biridir ve haklıdır da.

Ama bir zaafı da var. Kapının açık olması, geçebileceğiniz anlamına gelmez. Önünüzde hiçbir engel olmayabilir — ama yürüyecek haliniz yoksa, gidecek bir yeriniz yoksa o açık kapı ne işe yarar? İşte burada ikinci katman devreye giriyor.

İkinci katman: "Kendi kaderime hükmedebilmek"

Bu anlayışa göre özgürlük, sadece engellerin olmaması değil; gerçekten yapabilme kapasitesine sahip olmaktır. Önümde engel olmaması yetmez, o engeli aşacak imkânım, gücüm, seçeneğim de olmalı.

Buna da "pozitif özgürlük" denir — bir şeyin yokluğu değil, bir kapasitenin varlığı. Kendi hayatımın efendisi olmak, kararlarımı gerçekten kendim verebilmek, beni ben yapan şeye göre yaşayabilmek. Bu anlamda özgürlük bir alan açma meselesi değil, bir güç kazanma meselesidir.

Şöyle düşünün: Önünde sayısız kapı açık olan ama hangisinden geçeceğini bilemeyecek kadar yorgun, çaresiz ya da seçeneksiz biri ne kadar özgürdür? Ya da tersinden: Teknik olarak "istediğini yapabilen" ama istediği şeyin aslında ona dışarıdan dayatıldığı biri? Negatif özgürlük bu sorulara cevap veremez, çünkü o sadece kapıya bakar, geçecek olan kişiye değil.

Pozitif özgürlük tam da buraya bakar. Sorusu şudur: Bu insan gerçekten kendi hayatını mı yaşıyor, yoksa sadece önündeki engeller mi kaldırılmış? İkisi çok farklı şeyler.

İki katman neden çatışır?

İşin can alıcı yeri burası. Bu iki özgürlük anlayışı sadece farklı değil; çoğu zaman birbirleriyle çelişirler.

Düşünün: Birinin gerçekten "kendi kaderime hükmedebilmesi" için bazen dışarıdan bir müdahale gerekebilir. Eğitim almak için, sağlıklı olmak için, en temel güvenceye sahip olmak için birilerinin bir şeyler yapması gerekebilir. Ama bu müdahale, başka birinin "bana karışmayın" özgürlüğüne dokunabilir. Birinin pozitif özgürlüğünü artırmak, ötekinin negatif özgürlüğünü kısabilir.

Tarihteki birçok büyük siyasi kavga, aslında bu iki özgürlük anlayışı arasındaki gerilimden doğar. "Devlet karışmasın, herkes kendi başının çaresine baksın" diyen de özgürlük adına konuşur; "herkesin gerçekten özgür olabilmesi için koşulların eşitlenmesi gerek" diyen de. İkisi de yalan söylemiyor — sadece aynı kelimeyle farklı şeyleri kastediyorlar.

Burada bir tuzak da var ve bunu görmek önemli: Pozitif özgürlük fikri, kötüye kullanılmaya negatif özgürlükten daha açıktır. Çünkü "ben senin gerçek çıkarını senden daha iyi biliyorum, o yüzden seni özgürleştirmek için sana şunu dayatıyorum" demek mümkün hâle gelir. Tarihte en ağır baskıların bir kısmı, tam da "seni özgürleştiriyorum" cümlesiyle yapıldı. O yüzden pozitif özgürlüğü savunurken bile onun bu karanlık ihtimaline karşı uyanık kalmak gerekir.

Peki hangisi doğru?

Dürüst cevap: İkisi de eksik ve galiba mesele birini seçmek değil.

Sadece negatif özgürlüğe yaslanırsanız, "kimse kimseye karışmasın" diyen ama bu arada bazılarının gerçekten hiçbir şey yapamayacak hâlde olduğunu görmezden gelen bir dünyaya varırsınız. Kapılar herkese açık, ama bazılarının yürüyecek hâli yok — ve siz buna özgürlük diyorsunuz.

Sadece pozitif özgürlüğe yaslanırsanız, "seni özgürleştirmek için" her türlü müdahaleyi meşru gören, sonunda insanların adına karar veren bir güce kapı açarsınız. Herkes "gerçekten özgür" olacak, ama bunun nasıl olacağına başkası karar edecek.

Belki de işe yarayan yaklaşım, bu iki katmanı sürekli birbiriyle dengede tutmak. Birinin "bana karışmayın" hakkını ciddiye almak, ama aynı zamanda o hakkın bazıları için boş bir kabuktan ibaret olabileceğini de unutmamak. İkisini birden akılda tutmak zor, çünkü gerilimi çözmüyor — onunla yaşamayı öğretiyor.

Ama belki de özgürlük üzerine düşünmenin olgun hâli budur: Tek bir tanıma yapışıp ötekini düşman ilan etmek değil, kelimenin içindeki bu gerilimi görebilmek. Çünkü "özgürlük istiyorum" diyen birine artık tek bir soruyla yaklaşabilirsiniz: Hangisini? Ve bu soru, koca tartışmaları açıklığa kavuşturan o küçük anahtardır.

Paylaş

Bu yazı yalnızca bu dilde mevcut.

Yorumlar · Yorum yok

Yorum yapmak için giriş yapın.

  • Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Bülten

Yeni yazılardan haberdar olmak için e-posta adresinizi bırakın.