Özgürlük, "istediğimi yapabilmek" diye tarif edilir genelde. Ama bu tanım bir soruyu atlıyor: İstediğim şeyi gerçekten ben mi istedim?
Bir arkadaşınız size "artık özgürüm" dese ne anladığınızdan emin olamazsınız. İşten mi ayrıldı? Bir ilişkiyi mi bitirdi? Borcunu mu kapattı? Yoksa daha bulanık bir şey mi — bir karar verme rahatlığı, bir yük atma hissi mi? "Özgürüm" cümlesi o kadar çok şeye işaret edebilir ki tek başına neredeyse hiçbir şey söylemez. Anlamını ancak bağlamı verir.
Bu sadece dilsel bir gevşeklik değil. Gündelik hayatta özgürlüğü o kadar farklı şeyler için kullanıyoruz ki çoğu zaman kendi kastettiğimiz şeyi bile tam olarak bilmiyoruz. Ve bilmediğimiz bir şeyin peşinden koşmak, insanı tuhaf yerlere götürebilir. O yüzden bir an durup soralım: Biz "özgürlük" derken gerçekten neyi arıyoruz?
Üç farklı "özgürüm"
Gündelik kullanıma bakınca, kabaca birbirinden ayrılan birkaç anlam çıkıyor karşımıza.
Birincisi, bir şeyden kurtulma anlamındaki özgürlük. "Sonunda o işten kurtuldum, özgürüm." Burada özgürlük bir yük atmaktır — sizi sıkan, kısıtlayan, yoran bir şeyin sona ermesi. Bu en sık kullandığımız anlam ve en tatmin edici olanı; çünkü somut, hissedilir, hemen rahatlatır. Ama dikkat edin: Bu özgürlük tanımlanırken hep neyden kurtulduğunuza bakar, ne yapacağınıza değil. Kurtulduktan sonra gelen o boşluk hissi de buradan doğar.
İkinci mercy, seçenek bolluğu anlamındaki özgürlük. "Param var, istediğimi yapabilirim, özgürüm." Burada özgürlük, önünüzde açılan kapıların sayısıdır. Ne kadar çok seçeneğiniz varsa o kadar özgür hissedersiniz. Modern tüketim kültürü özgürlüğü çoğunlukla bu anlamda satar: Daha fazla seçenek, daha fazla özgürlük. Ama bu denklemin bir açığı var, birazdan döneceğiz.
Üçüncüsü, kendin olabilme anlamındaki özgürlük. "Artık kimseye kendimi kanıtlamak zorunda değilim, özgürüm." Bu en derin ve en zor anlam. Burada özgürlük, ne dışarıdaki engellerle ne de seçenek sayısıyla ilgili; kendi olmanı engelleyen iç ve dış baskılardan kurtulup gerçekten istediğin gibi yaşayabilmekle ilgili. Bu özgürlüğü tarif etmek zordur çünkü görünmez bir şeyle ilgilidir: Kişinin kendisiyle ilişkisiyle.
Seçenek bolluğu neden yetmiyor?
İkinci anlama dönelim, çünkü çağımızın en büyük yanılgılarından biri burada gizli.
Bize sürekli şu söylenir: Ne kadar çok seçeneğin varsa o kadar özgürsün. Yüzlerce kanal, binlerce ürün, sonsuz olasılık. Ama dürüst olalım — bu bolluk bizi gerçekten özgür mü hissettiriyor, yoksa çoğu zaman felç mi ediyor? Bir markette kırk çeşit diş macunu önünde donup kalmak özgürlük müdür? Akşam ne izleyeceğine karar veremeden yarım saat harcamak?
Seçeneklerin çokluğu, bir noktadan sonra özgürlüğü artırmaz; tüketir. Çünkü her seçenek bir karar yükü getirir ve sınırsız karar yükü insanı özgür değil yorgun yapar. Üstelik daha sinsi bir sorun var: Bu kadar seçeneğin içinde, seçtiğimiz şeyin gerçekten bizim isteğimiz mi yoksa bize sunulan bir şey mi olduğunu ayırt etmek gitgide zorlaşır. Önümüze konan kırk seçenek arasından birini seçmek özgürlük gibi hissettirir — ama o kırk seçeneği kimin, neye göre önümüze koyduğunu hiç sormamışızdır.
İşte burada özgürlük bir illüzyona dönüşebiliyor. Seçim yapıyoruz, dolayısıyla özgür hissediyoruz. Ama seçim havuzunu başkası belirlediyse biz sadece önceden çizilmiş bir alanın içinde hareket ediyoruz demektir. Bu, kafesin içinde özgürce dolaşmaya benziyor — hareket var, ama sınırları biz çizmedik.
Asıl soru: Bu istek gerçekten benim mi?
Galiba bütün bu anlamların altında yatan asıl mesele bu. Özgürlük, "istediğimi yapabilmek" diye tarif edilir genelde. Ama bu tanım bir soruyu atlıyor: İstediğim şeyi gerçekten ben mi istedim?
Düşünün. Hayatınızda peşinden koştuğunuz bazı şeyler var — bir kariyer, bir yaşam tarzı, belli bir başarı. Bunları ne zaman, nasıl istemeye başladınız? Gerçekten oturup "ben bunu istiyorum" diye mi karar verdiniz, yoksa etrafınızdaki herkes istediği için, istemeniz beklendiği için mi istediniz? Bu ayrımı yapmak şaşırtıcı derecede zor, çünkü dışarıdan gelen istekler bir süre sonra içeriden geliyormuş gibi hissedilir. Kendi sesimizle başkalarının sesini karıştırırız.
İşte en derin özgürlük sorusu bu. "Bana karışan var mı?" değil. "Yeterince seçeneğim var mı?" da değil. Asıl soru: Peşinden koştuğum şey gerçekten benim mi, yoksa bana ait olduğuna ikna mı edildim? Bu soruyu sormak rahatsız edici, çünkü bazen verdiğimiz cevap hoşumuza gitmez. Yıllardır kendi seçimim sandığım şeyin, aslında hiç sorgulamadan devraldığım bir beklenti olduğunu görmek sarsıcıdır.
Rahatsız edici ama özgürleştirici
Bu yazının amacı sizi "aslında hiç özgür değilsin" diye huzursuz etmek değil. Tam tersine. Çünkü bu soruyu sorabilmek, başlı başına bir özgürlük biçimidir.
Özgürlüğü sadece "bana karışmasınlar" ya da "çok seçeneğim olsun" olarak anlarsak hiçbir zaman fark etmeyeceğimiz bir kafeste yaşayabiliriz — kapıları açık ama yönümüzü başkasının çizdiği bir kafeste. Ama özgürlüğü "isteklerimin gerçekten benim olup olmadığını sorabilmek" olarak anlarsak o zaman dışarıdaki hiçbir engel kalkmasa bile bir şey değişir: Kendi hayatımıza dışarıdan bakabilme yeteneği kazanırız.
Ve belki de gündelik hayattaki en gerçek özgürlük budur. Ne yaptığınızı değil, neden yaptığınızı görebilmek. Seçtiğiniz şey değil, o seçimi gerçekten sizin mi yaptığınızı sorabilmek. Cevap her zaman hoşunuza gitmeyebilir — ama soruyu sorabiliyor olmanız bile, çoktan bir özgürlüğün işaretidir.