Asıl mesele neyin yeterli olduğuna kimin karar verdiği ve fazlalığın hangi eksiklikler pahasına üretildiğidir. İyi yaşamın ölçüsü depoladığımız şeylerin sayısı değildir.
Modern ekonomi bize iyi yaşamı çoğu zaman seçeneklerin çokluğuyla anlatıyor: daha fazla ürün, daha hızlı teslimat, daha büyük ev, daha sık yenilenen cihaz. Bolluk, yalnız maddi rahatlığın değil özgürlüğün de ölçüsü sayılıyor. Oysa aynı dünyada bazı insanlar temel gıdaya ve güvenli konuta ulaşamazken başkaları fazlalığı depolamak, soğutmak ve sonunda atmak için kaynak harcıyor. Sorun bolluğun bütünüyle kötü, kıtlığın erdemli olması değil. Asıl mesele, neyin yeterli olduğuna kimin karar verdiği ve fazlalığın hangi eksiklikler pahasına üretildiğidir. Yeterlilik fikri, herkese daha azını kabul ettiren bir yoksunluk siyaseti değil; herkesin iyi yaşamasına yetecek olanı güvenceye alırken aşırılığa sınır koyma arayışıdır.
Bolluk neden güven duygusu vermiyor?
Market raflarının dolu olması gıda güvencesi anlamına gelmeyebilir. Geliriniz yoksa ürün çeşitliliği sizin için erişilebilir değildir; tedarik zinciri tek bir şoka karşı kırılgansa bolluk birkaç günde kaybolabilir. Benzer biçimde binlerce konutun bulunduğu bir kentte kiralar ödenemiyorsa barınma kıtlığı yaşanır. Bolluk ile erişim arasındaki fark, piyasanın üretme kapasitesiyle yaşam güvencesini birbirine karıştırdığımızda görünmez olur. Bir toplum gereğinden fazla lüks konut üretirken uygun fiyatlı ev bulamayabilir; çok sayıda otomobile sahipken hareket özgürlüğü düşük olabilir.
Bolluk kültürü güvenliği sahip olunan nesnelerin miktarına bağlar. Yedek ürün, ikinci araç, daha büyük buzdolabı ve daha geniş ev gelecekteki belirsizliğe karşı özel bir sigorta gibi görülür. Fakat bu çözüm eşitsizdir ve herkese ölçeklenemez. Güçlü sağlık sistemi, güvenilir toplu taşıma, afetlere dayanıklı altyapı ve komşuluk dayanışması yoksa birey belirsizliği kendi satın alımlarıyla yönetmeye zorlanır. Bu nedenle aşırı tüketim yalnız açgözlülükten değil, kamusal güvencelerin zayıflığından da beslenir. Yeterlilik, insana “daha azıyla idare et” demeden önce ortak güvenceyi büyütmelidir.
Yeterliliğin alt ve üst sınırı
Yeterlilik iki yönlü bir kavramdır. Alt sınır, herkesin beslenme, barınma, enerji, sağlık, eğitim, iletişim ve hareketlilik gibi temel ihtiyaçlara erişmesini gerektirir. Üst sınır ise bir kişinin kaynak kullanımının başkalarının bu alt sınıra ulaşmasını ve ekosistemlerin yenilenmesini engellediği noktayı tartışmaya açar. Bu iki sınır birbirinden koparılamaz. Yalnız üst sınıra odaklanmak yoksullara kemer sıkma olarak dönebilir; yalnız alt sınırı konuşmak ise en yüksek tüketimin ortak alanı daraltmasını görmezden gelir.
Üst sınır fikri gündelik özgürlüğe müdahale gibi algılanabilir. Oysa toplum zaten pek çok sınır koyar: kent içinde hız limiti, zehirli madde standardı, gürültü kuralı ve su havzasını koruma bandı bunlardan bazılarıdır. Tartışma sınırın olup olmayacağı değil, şeffaf ve adil belirlenip belirlenmeyeceğidir. Isınma için kullanılan enerji ile özel havuzun ısıtılması aynı öncelikte değildir; engelli bir kişinin erişim aracı ile gösteriş amaçlı üçüncü otomobil aynı kategoriye konulamaz. Eşitlik, herkese aynı miktarı vermekten çok farklı ihtiyaçları tanıyıp ayrıcalıklı israfı sınırlamayı gerektirir.
Reklam, yenilik ve eksiklik üretimi
Tüketim yalnız mevcut ihtiyaca cevap vermez; reklam ve ürün tasarımı yeni eksiklik duyguları üretir. Çalışan telefon işlevsiz görünmeye başlar, geçen yılın giysisi toplumsal olarak eskir, evde olmayan cihaz bir zorunluluk gibi sunulur. Bu mekanizma insanların iradesiz olduğu anlamına gelmez. Kimlik, statü ve aidiyet maddi ürünler üzerinden kurulduğunda tüketmemek sosyal maliyet taşıyabilir. Şirketler satışlarını sürdürmek için yalnız ürün değil, sürekli yenilenmesi gereken bir benlik anlatısı da pazarlar.
Yeterlilik siyaseti reklam yasaklarından ibaret değildir, fakat özellikle çocuklara yönelik ve yüksek karbonlu ürünleri normalleştiren reklamların sınırlandırılması önemlidir. Ürünlerin tamir edilebilir ve dayanıklı olması, garanti süresinin uzaması, yedek parçanın erişilebilirliği ve paylaşım altyapısının kurulması insanların ihtiyaçlarını daha az kaynakla karşılamasını kolaylaştırır. Kütüphane yalnız kitap için değil alet, oyuncak ve ekipman için de düşünülebilir. Böylece yeterlilik bireyin sürekli kendini denetlemesi gereken ahlaki bir çile olmaktan çıkar, gündelik hayatın kolay seçeneği olur.
Kamusal bolluk, özel aşırılık
Yeterlilik savunusu her şeyi azaltmayı önermez. Parkların, kütüphanelerin, ücretsiz etkinliklerin, sağlık hizmetlerinin, trenlerin ve güvenli bisiklet yollarının bol olması yaşamı zenginleştirir. Bu tür kamusal bolluk, herkesin ayrı ayrı satın almak zorunda kaldığı nesne miktarını azaltabilir. Güvenilir toplu taşıma varken ikinci otomobile ihtiyaç düşer; iyi bir mahalle parkı özel bahçe arzusunu hafifletebilir; kamusal bakım hizmeti ailelerin zaman ve gelir baskısını azaltır. Ortak altyapı, düşük kaynak kullanımıyla yüksek refah yaratmanın anahtarıdır.
Özel aşırılık ise çoğu zaman kamusal alanı daraltır. Büyük araçlar sokakta daha fazla yer kaplar ve yayalar için risk yaratır; ikinci evler yerel konut piyasasını baskılayabilir; yüksek su tüketimi kurak dönemde ortak kaynağı azaltır. Burada mesele zenginliğe karşı kıskançlık değil, bir tüketim biçiminin başkalarının yaşam koşullarını etkilediği maddi ilişkidir. Vergi, kota, standart ve kamusal yatırım araçları bu ilişkiyi düzenleyebilir. Fakat kararların meşru olması için verilerin açık, katılımın gerçek ve temel ihtiyaçların önceden güvence altında olması gerekir.
İyi hayatın dilini yeniden kurmak
Yeterlilik yalnız hesap cetveliyle kurulamaz. İnsanların neyi arzuladığını, başarıyı nasıl tanımladığını ve birbirini neye göre değerlendirdiğini de değiştirir. Daha az çalışan, eşyasını uzun süre kullanan ya da otomobilsiz yaşayan kişi başarısız değil; zamanı ve ilişkileri farklı kuran biri olarak görülebilir. Bu kültürel değişim yukarıdan ahlak dersiyle gerçekleşmez. Güvenli çalışma koşulları, erişilebilir hizmetler ve ortak alanlar farklı bir hayatın gerçekten mümkün olduğunu deneyimlettiğinde değerler de dönüşür.
Bolluk ile yeterlilik arasında mutlak bir tercih yapmak zorunda değiliz. Temiz hava, bilgi, bakım, dayanışma ve demokratik söz hakkı bol olabilir; tek kullanımlık ürün, fosil enerji ve gösteriş tüketimi yeterlilik sınırına çekilebilir. Önemli olan fazlalığın nerede özgürlük, nerede yük yarattığını ayırt etmektir. İyi yaşamın ölçüsü depoladığımız şeylerin sayısı değil, korkmadan paylaşabildiğimiz ortak dünyanın dayanıklılığı olabilir. Yeterlilik, arzularımızı küçültmekten önce onları piyasanın bitmeyen eksiklik anlatısından özgürleştirme önerisidir.