Otoriteyi çoğu zaman hukuk, kurum ve güç üzerinden konuşuyoruz. Oysa gündelik itaatin önemli bir bölümü duygularla kuruluyor.
Otoriteyi çoğu zaman hukuk, kurum ve güç üzerinden konuşuyoruz. Oysa gündelik itaatin önemli bir bölümü duygularla kuruluyor. İşini kaybetme korkusu, dışlanma korkusu, cezalandırılma korkusu, yalnız kalma korkusu, geleceğini kaybetme korkusu. Bazen karşımızda açık bir tehdit bile yoktur. Ne olabileceğini bilmek yeter.
Bir çalışan toplantıda yöneticinin kararına itiraz etmeyebilir. Açıkça “itiraz edersen seni işten çıkarırım” denmemiştir. Fakat geçmişte itiraz edenlerin nasıl dışlandığını görmüştür. Bir öğrenci öğretmenin haksızlığını dile getirmez; notunun etkilenmesinden çekinir. Bir yurttaş haklı olduğunu düşündüğü halde resmî süreçle uğraşmaktan vazgeçer; başına daha fazla iş gelmesinden korkar.
Korku burada kaba zorun yerine geçmez; çoğu zaman zorun kullanılmasına gerek bırakmaz.
Tehdidin gerçekleşmesi gerekmiyor
Bir iktidarın herkesi sürekli cezalandırması pahalıdır. Daha etkili olan, cezanın mümkün olduğunun bilinmesidir. Birkaç örnek başkalarının davranışını düzenleyebilir.
İşyerinde bir kişinin sözleşmesinin yenilenmemesi, diğer çalışanların neyin “uyumsuzluk” sayıldığını anlamasına yetebilir. Bir sosyal medya paylaşımı nedeniyle yaşanan ağır sonuç, binlerce kişiyi kendi cümlesini yeniden düşünmeye itebilir. Bir mahallede yapılan sert bir müdahale, sonrasında uzun süre yeni müdahale gerektirmeden sessizlik sağlayabilir.
Bu nedenle korkunun ölçüsü yalnız kaç kişinin cezalandırıldığı değildir. Kaç kişinin cezalandırılmamak için kendisini önceden sınırladığı daha görünmez ama belki daha önemli bir göstergedir.
İktidarın en ekonomik biçimi, insanın kendi davranışının bekçisi haline geldiği yerdir.
Güvenlik vaadi
Korku yalnız yukarıdan aşağıya uygulanmıyor. İnsanlar da korktuklarında daha fazla otorite isteyebilir. Tehdit duygusu büyüdükçe “birileri kontrol etsin”, “daha sert önlem alınsın”, “şüpheli olanlar izlensin” talepleri kolayca güçlenir.
Gerçek tehlikeler elbette vardır. Şiddet, afet, salgın, suç ve savaş hayal ürünü değildir. Sorun, korkunun hangi anda tehlikeyi yönetme aracından iktidarı genişletme aracına dönüştüğünü ayırt etmenin zor olması.
Geçici güvenlik önlemleri kalıcılaşabilir. Tehdit ortadan kalktığında gözetim altyapısı yerinde kalabilir. Olağanüstü dönemde verilen yetki sıradan yönetim aracına dönüşebilir. İnsanlar da tehlikenin geri dönebileceği düşüncesiyle bu genişlemeyi kabul etmeye devam edebilir.
Korku yalnız itaati üretmez; yetki devrini de gönüllü hale getirebilir.
Belirsizlik korkuyu büyütür
Ne olacağını bilmemek çoğu zaman açık cezadan daha güçlüdür. İşten çıkarma kriterleri belli değilse herkes kendisini daha fazla kontrol eder. Hangi paylaşımın sorun sayılacağı belirsizse kişi güvenli tarafta kalmak için düşüncesini daha çok daraltır. Bir kurumun nerede sınır çizeceği öngörülemiyorsa, insanlar sınırın çok gerisinde durmaya başlar.
Keyfîlik bu nedenle yalnız haksızlık değil, disiplin aracıdır. Kuralın ne olduğu kesin olduğunda insan en azından sınırı bilir. Belirsiz otoritede ise sınırı tahmin etmek zorunda kalır.
Bu durum aile içinde de görülebilir. Öfkesi ne zaman patlayacağı belli olmayan bir ebeveynin yanında çocuk sürekli ortamı okumayı öğrenir. Açık emir beklemez; yüz ifadesinden, sessizlikten, kapının kapanma biçiminden tehlikeyi sezer. Yıllar sonra bu yetenek başka otorite ilişkilerinde de işe yarayabilir: güçlü olanın ruh halini anlamak, kendini ona göre ayarlamak.
Korku bazen davranıştan önce bedene yerleşir.
Cesaret eşit dağılmıyor
İtaati yalnız kişisel korkaklıkla açıklamak haksız olur. Herkesin itiraz ederken kaybedebileceği şey aynı değil. Güvenceli işi, birikimi ve güçlü sosyal ağı olan kişi yöneticisine daha rahat karşı çıkabilir. Tek gelirini kaybettiğinde kirayı ödeyemeyecek biri için aynı cümle çok daha pahalıdır.
Bu fark görülmediğinde özgürlük kolayca kişisel karakter meselesine çevrilir. “Niye sesini çıkarmadı?” sorusu, “Sesini çıkarsa ne kaybedecekti?” sorusunun önüne geçer.
Otorite de bu eşitsizliği kullanır. En kırılgan olanlar her zaman en çok cezalandırılanlar olmayabilir; bazen cezaya gerek kalmadan en çok kendini sınırlayanlardır. Ekonomik güvence, barınma, sosyal çevre ve hukuki destek yalnız refah meselesi değil, itiraz edebilme kapasitesiyle de ilgilidir.
Korkunun karşısında ne var?
Korkunun karşıtı yalnız cesaret değil. İnsan çok cesur olabilir ve yine de tek başına kaldığında geri çekilebilir. Asıl değişim bazen kişinin riskinin paylaşılabildiği yerde başlar.
Bir çalışan yalnız itiraz ettiğinde işini kaybetme tehlikesi taşır; aynı itirazı birçok kişi birlikte yaptığında güç dengesi değişebilir. Bir yurttaş tek başına kuruma karşı çaresiz hissedebilir; kolektif destek olduğunda korkunun maliyeti azalabilir. Dayanışmanın siyasal gücü biraz da burada: Tehdidi yok etmese bile tehdidin kişiye yalnız başına binmesini engeller.
Bu da korkuyu romantik biçimde ortadan kaldırmaz. İnsanlar yine çekinir, geri adım atar, bazen susar. Fakat iktidarın “herkes tek başına” varsayımı bozulduğunda korkunun yönetme kapasitesi de değişir.
Otoritenin duygusal zemini çoğu zaman görünmez çünkü korku özel bir duygu gibi yaşanır. Kalp hızlanır, insan cümlesini yutar, eve gidince kendine kızar. Oysa aynı duyguyu yüzlerce kişi aynı kurumda yaşıyorsa mesele yalnız kişilik değildir.
Belki iktidarın en başarılı olduğu an, insanın korkusunu kendisine ait bir eksiklik sanmasıdır.