Bir işten çıkarma “küçülme”, bir kamusal alanın özel işletmeye devri “değer yaratma”, yoğun çalışan takibi “verimlilik analizi”, ücretlerin baskılanması “rekabet gücü” diye anlatılabilir.
Bir işten çıkarma “küçülme”, bir kamusal alanın özel işletmeye devri “değer yaratma”, yoğun çalışan takibi “verimlilik analizi”, ücretlerin baskılanması “rekabet gücü” diye anlatılabilir. Kelimeler olan biteni ortadan kaldırmaz; işini kaybeden yine işsizdir, kamusal alan yine kapanır, çalışan yine izlenir. Ama aynı olay başka bir adla söylendiğinde kimin ne yaptığı daha az görünür hale gelebilir.
İktidarın dildeki gücü çoğu zaman açık propaganda kadar kaba değildir. Sıradan, teknik ve hatta sıkıcı kelimelerle çalışır. Bir şeyi hangi kategoriye koyduğumuz, onu kimin meselesi sayacağımızı ve ne tür bir müdahaleyi makul göreceğimizi belirler. Dil yalnız gerçeği tarif eden bir ayna gibi davranmaz; bazen gerçeğe hangi kapıdan bakacağımızı da seçer.
Adını koyan, çerçeveyi de kuruyor
Bir davranış “suç” diye adlandırıldığında polis ve ceza hukuku devreye girer. “Hastalık” denildiğinde tıbbi otorite konuşur. “Disiplinsizlik” denildiğinde kurum yöneticisi, “risk” denildiğinde güvenlik mekanizması öne çıkar. Aynı insanın hayatı, kullanılan sözcüğe göre başka bir otoritenin alanına taşınabilir.
Bu elbette bütün kategorilerin keyfî olduğu anlamına gelmez. Gerçek suçlar, gerçek hastalıklar ve gerçek riskler vardır. Fakat hangi davranışın hangi kategoriye girdiği hiçbir zaman yalnızca sözlük işi değil. Kategori sınırları çizildiğinde yetkiler de dağıtılır.
“Düzensiz”, “uyumsuz”, “başarısız”, “riskli”, “makbul” gibi kelimelerin etkisi tam burada ortaya çıkıyor. İnsan, karmaşık hayatından önce etiketiyle karşılanıyor. Etiket kuruma ne yapacağını söylüyor; kişinin kendisini anlatması ise çoğu zaman ikinci sıraya düşüyor.
Faili kaybettiren cümleler
Kurumsal dil edilgen yapıları seviyor. “Hata yapılmıştır.” “Gerekli müdahale gerçekleştirilmiştir.” “İstenmeyen sonuçlar ortaya çıkmıştır.” Bu cümlelerin garip bir sakinliği var. Birileri bir şey yapmış olmalı, ama cümlede kimse görünmüyor.
Özellikle ağır sonuçlarda bu dil güçlü bir koruma sağlayabiliyor. “On kişi işten çıkarıldı” ile “yönetim on kişiyi işten çıkardı” aynı olayı anlatır, ama ikinci cümle kararı bir yere bağlar. İlki ise olayı sanki hava değişimi gibi meydana gelmiş bir gelişmeye dönüştürebilir.
Ekonomi dili de bunu sık yapıyor. “Piyasalar ücret baskısı yaratıyor”, “maliyetler işgücü azaltımını gerektiriyor”, “şartlar bunu zorunlu kılıyor.” Bazen gerçekten ciddi ekonomik sınırlar vardır. Fakat “zorunluluk” kelimesi seçeneklerin kim tarafından değerlendirildiğini görünmez kıldığında, siyasi ve kurumsal tercih doğa olayı gibi anlatılmaya başlanır.
Sayılar konuşunca dil kaybolmuyor
Dijital sistemler iktidarın dilini daha nesnel görünen biçimlere taşıdı. Artık yalnız “başarısız çalışan” demiyoruz; performans puanı veriyoruz. “Güvenilmez müşteri” yerine risk skoru, “ilgisiz içerik” yerine etkileşim oranı, “sakıncalı kullanıcı” yerine güven puanı kullanıyoruz.
Sayıların ikna gücü yüksek. 42 puan, “bence yetersiz” cümlesinden daha tarafsız görünüyor. Fakat o 42’nin arkasında yine kelimeler var: Başarı ne demek? Risk ne demek? Hangi davranış normal kabul edildi? Hangi veri hesaba katılmadı? Eşik neden 50?
Ölçüm, yorumu ortadan kaldırmıyor; yorumu daha erken bir aşamaya taşıyor. Kategori ve ölçüt sistem kurulurken belirleniyor, sonra sonuç matematiksel bir gerçek gibi karşımıza çıkıyor. Sayı, yargının yerine geçmiyor; yargının izini saklayabiliyor.
Kimin sözü “bilgi” oluyor?
Dil yalnız kelime seçimi değil, konuşanların sıralanmasıyla da ilgili. Kurumun raporu “veri”, çalışanların yaşadığı deneyim “şikâyet” olabilir. Uzmanın değerlendirmesi “tespit”, mahallelinin anlattığı şey “algı” sayılabilir. Aynı olay iki farklı ağızdan çıktığında aynı ağırlığı taşımıyor.
İktidar burada kimseyi susturmak zorunda değil. Herkese mikrofon verip bazı sözleri baştan daha düşük değerde saymak yeterli. Toplantıda çalışanlar konuşabilir ama söyledikleri “duygusal tepki” diye kenara yazılır. Kamuoyu görüşü alınabilir ama proje zaten bitmişse katılım yalnızca kayıt üretir.
Bu yüzden “herkes konuşabiliyor” ile “herkesin sözü etkili olabiliyor” arasında büyük bir fark var. Bazen en modern katılım biçimleri bile bu farkı gizlemekte oldukça başarılı.
Yeni kelime, eski ilişki
Dili eleştirmek kolayca başka bir tuzağa düşebiliyor. Doğru kelimeyi bulmak, doğru ilişkiyi kurmuşuz hissi yaratabiliyor. Kurum daha kapsayıcı terimler kullanıyor, şirket çalışanlarına “ekip üyesi” diyor, müşteri “paydaş” oluyor. Ama ücret, karar hakkı ve kaynak dağılımı aynı kaldığında sözlük değişmiş, ilişki değişmemiş olabilir.
Öte yandan kelimelerin önemsiz olduğunu söylemek de fazla kolay. Daha önce adı konmamış bir deneyim ortak bir isim bulduğunda insanlar yalnız olmadığını fark edebiliyor. Kişisel ayıp veya kişisel başarısızlık gibi yaşanan bir durum, yapısal bir mesele olarak görünür hale gelebiliyor. İsim vermek bazen itirazın başlangıcı.
Sorun belki kelimelere büyülü güç atfetmekte değil; onların maddi ilişkilerle nasıl birleştiğini görmekte. Bir yönetici “aile gibiyiz” dediğinde bu yalnız sıcak bir ifade değilse, çalışanların fazla mesaiye itiraz etmesini ayıp saydıran bir ilişki kurabilir. “Güvenlik” yalnız bir ihtiyaç değil, daha fazla gözetimin tartışılmasını zorlaştıran bir kelimeye dönüşebilir.
Dil iktidarın tek aracı değil, ama çoğu zaman diğer araçların önünü açıyor. Bir insanı önce tehdit, yük, maliyet ya da risk olarak tarif etmek; sonra ona yönelik sert uygulamayı daha kolay savunulur hale getirebiliyor. Belki dilin asıl gücü de burada: bize ne düşünmemiz gerektiğini açıkça emretmeden, hangi soruların makul sayılacağını önceden daraltmakta.
Bazen tartışmanın ilk hilesi cevabın içinde değil, sorunun nasıl kurulduğunda saklıdır.