Aykırı Medya
Otorite ve İktidar

Gün Boyu Kimse Bize Emir Vermedi, Yine de Söz Dinledik

Kırmızı ışıkta durdunuz, kimse zorlamadan. Bir sıraya girdiniz, sıranızı beklediniz. İş yerinde söylenmemiş bir sürü kurala uydunuz — ne giyileceğinden ne zaman konuşulacağına kadar.

Sıradan bir günü düşünün. Sabah kalktınız, belli bir saatte bir yerde olmanız gerekti. Kırmızı ışıkta durdunuz, kimse zorlamadan. Bir sıraya girdiniz, sıranızı beklediniz. İş yerinde söylenmemiş bir sürü kurala uydunuz — ne giyileceğinden ne zaman konuşulacağına kadar. Akşam eve döndünüz, belki de yapmak istemediğiniz birkaç şeyi "yapmak gerektiği için" yaptınız.

Şimdi geriye dönüp bakın: Bütün gün boyunca kaç kez birinin emrini yerine getirdiniz? Muhtemelen düşündüğünüzden çok daha fazla. Ama tuhaf olan şu — bu emirlerin çoğunu veren somut biri yoktu ortada. Kimse başınızda dikilip "şunu yap" demedi. Yine de yaptınız. İşte görünmez otorite dediğimiz şey tam olarak bu: Kimsenin emir vermediği hâlde herkesin söz dinlediği o sessiz mekanizma.

Otoritenin en güçlü hali, görünmeyenidir

Otoriteyi düşününce aklımıza genelde gözle görülür figürler gelir: Bir patron, bir polis, bir öğretmen. Karşımızda duran, bize doğrudan talimat veren biri. Ama bu, otoritenin en kaba, en zayıf hâlidir aslında. Çünkü görünür otoriteye direnebilirsiniz — en azından onun orada olduğunu, size bir şey dayattığını fark edersiniz.

Asıl güçlü otorite, artık bir kişiye ihtiyaç duymayan otoritedir. O kadar içselleşmiştir ki onu uygulamak için birinin başınızda durmasına gerek kalmaz. Siz kendi kendinizin bekçisi olursunuz. Kimse bakmıyorken bile kurala uyarsınız — çünkü kural artık dışınızda bir dayatma değil, içinizde bir alışkanlık.

Bunu en net şu deneyimde görürüz: Bomboş bir sokakta, gece yarısı, etrafta tek bir araç ya da insan yokken kırmızı ışıkta bekleyen biri. Onu bekleten ne? Ceza korkusu değil — kimse yok. Çarpışma riski değil — ortada araba yok. Onu bekleten şey, kuralın artık onun bir parçası hâline gelmiş olması. Otorite o kadar derine inmiş ki kendini uygulatmak için artık dışarıdan hiçbir zora ihtiyacı yok.

Bu iyi bir şey mi, kötü mü?

Hemen bir yargıya varmayalım, çünkü cevap göründüğü kadar basit değil.

Bir yandan, içselleşmiş kuralların çoğu hayatı yaşanabilir kılar. Sıraya girme alışkanlığı olmasaydı her market kuyruğu bir itiş kakışa dönerdi. Trafik kurallarını içselleştirmemiş olsaydık yollar kan gölüne dönerdi. İnsanların büyük çoğunluğunun, çoğu zaman, kimse bakmıyorken bile belli kurallara uyması — bu, toplumsal hayatın sessiz harcıdır. Onsuz bir arada yaşamak neredeyse imkânsız olurdu.

Ama madalyonun öbür yüzü var. Aynı mekanizma, sorgulanması gereken şeyleri de sorgulanamaz hâle getirir. Bir kuralı yeterince uzun süre içselleştirirsek onun bir kural olduğunu bile unuturuz; bize artık "dünyanın doğal hâli" gibi görünür. "İnsanlar zaten hep böyle yaşadı", "bu işler böyle yürür" dediğimiz anların çoğu, aslında içselleştirdiğimiz ve artık göremediğimiz otoritelerdir.

İşte tehlike burada. Görünür bir otorite size haksız bir şey dayattığında itiraz edebilirsiniz. Ama içinize yerleşmiş, sizin bir parçanız olmuş bir otoriteye nasıl itiraz edersiniz? Önce onun orada olduğunu fark etmeniz gerekir. Ve en zor şey, kendi içimizdeki bekçiyi görebilmektir.

Ayırt etmenin yolu

Othen mesele, her içselleştirilmiş kuralı reddetmek değil — bu zaten ne mümkün ne de akıllıca. Mesele, hangisinin gerçekten makul olduğunu, hangisinin sadece alışkanlıktan ibaret olduğunu ayırt edebilmek.

Bunun için işe yarayan basit bir soru var: Bu kuralı şu an, sıfırdan kursaydık yine böyle mi olurdu? Sıraya girmek bu testten geçer — onu yeniden icat etsek de muhtemelen benzer bir şey kurardık, çünkü mantığı açık. Ama bazı kurallar bu testten geçemez. Onları savunmaya kalktığımızda elimizde "çünkü hep böyleydi"den başka bir gerekçe kalmaz. İşte bunlar, çoktan sorgulanmayı hak etmiş ama içselleştirildiği için görünmez kalmış otoritelerdir.

Bir başka test daha var: Kuralı çiğnemeyi hayal ettiğinizde içinizde beliren rahatsızlık nereden geliyor? Eğer "birine zarar veririm" diye bir rahatsızlıksa o kuralın muhtemelen sağlam bir temeli vardır. Ama eğer rahatsızlık sadece "yapılmaz işte, ayıp" türünden, kaynağı belirsiz bir huzursuzluksa — orada durup düşünmeye değer. Çünkü o huzursuzluk, çoğu zaman içimizdeki bekçinin sesidir, kuralın kendi haklılığının değil.

Mesele görmekle başlıyor

Bu yazının amacı sizi kural tanımaz biri yapmak değil. Aksine — toplumsal hayatın büyük kısmı, kimsenin başında durmadığı hâlde işleyen bu sessiz mutabakatlara borçlu ve bunun çoğu da iyi.

Amaç sadece görmek. Gün boyu söz dinlediğimiz o görünmez otoriteleri fark edebilmek. Çünkü bir kez fark ettiğinizde bir seçim kazanırsınız: Hangi kurala neden uyduğunuzu artık bilerek seçebilirsiniz. Bazılarına yine uyarsınız, ama bu sefer alışkanlıktan değil, ikna olduğunuz için. Bazılarını ise belki ilk kez gerçekten sorgularsınız.

Ve galiba özgürlüğün gündelik hâli tam da budur: Emir alıp almadığınızı değil, aldığınız emrin nereden geldiğini görebilmek. Dışarıdan mı, yoksa çoktan içinize yerleşmiş bir sesten mi?

Paylaş

Yorumlar · Yorum yok

Yorum yapmak için giriş yapın.

  • Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Bülten

Yeni yazılardan haberdar olmak için e-posta adresinizi bırakın.