İktidarı eleştirmek insana güvenli bir yer duygusu verebilir. Karşı tarafta devlet, patron, yönetici, muhafazakâr aile, şirket, polis ya da başka bir açık güç odağı vardır; biz de onun karşısında duran tarafızdır.
İktidarı eleştirmek insana güvenli bir yer duygusu verebilir. Karşı tarafta devlet, patron, yönetici, muhafazakâr aile, şirket, polis ya da başka bir açık güç odağı vardır; biz de onun karşısında duran tarafızdır. Harita sadeleşir. Kimin yönettiği, kimin yönetildiği bellidir. Fakat iktidarın rahatsız edici yanı, yalnız karşı tarafta bulunmaması. Kendimizi muhalif, özgürlükçü veya yatay saydığımız ilişkilerde de birilerinin sözü daha ağır basar, bazı insanların zamanı başkalarının zamanından daha değerli kabul edilir, bazı deneyimler “asıl mesele” sayılırken diğerleri ayrıntı diye kenara itilir.
Bu, “herkes aynı derecede iktidar sahibidir” demek değil. Bir işverenle işçinin, devlet kurumuyla yurttaşın ya da ev sahibiyle kiracının elindeki güç aynı değildir. Eşitsizliği bulanıklaştırmak, iktidar eleştirisinin kendisini anlamsızlaştırır. Ama yalnız büyük eşitsizliklere bakmak da küçük ölçekli tahakkümün rahatça yaşamasına izin verir. İnsan, baskıya karşı çıktığı için baskı kuramayacağına inanmaya başladığında en zor eleştirilecek yere yerleşir.
Doğru tarafta olmak dokunulmazlık sağlamıyor
Bir grubun amacı ne kadar haklıysa, içindeki sorunları dile getirmek bazen o kadar zorlaşabilir. “Şimdi sırası mı?”, “karşı tarafın işine yarar”, “önce büyük meseleyi çözelim” gibi cümleler tanıdıktır. Gerçekten de her tartışmanın zamanı ve bağlamı vardır; küçük bir anlaşmazlığın daha büyük bir mücadeleyi dağıtması mümkündür. Fakat bu gerekçe sürekli kullanıldığında, hareketin içindeki güç ilişkileri sonsuza kadar ertelenebilir.
Toplantıda hep aynı kişiler konuşuyor, yeni gelenler kelimelerini dikkatle seçiyor, bakım işlerini hep aynı insanlar üstleniyor olabilir. Grubun resmî lideri yoktur ama kimi insanın onayı olmadan hiçbir şey ilerlemez. Bunları söyleyen kişi “meseleyi kişiselleştirmekle” suçlandığında, liderlik resmî olmadığı için sorgulanması daha da güç hale gelir.
Buradaki kör nokta kötü niyetten çok kimlikten doğuyor. Kendimizi “otorite karşıtı” olarak tanımladığımızda davranışlarımızı da otomatik olarak otorite karşıtı sayma eğilimi başlıyor. Oysa insanın kendisi hakkında kurduğu hikâye ile başkalarının onun yanında yaşadığı deneyim aynı olmayabilir.
Bilgi birikince söz de birikiyor
Muhalif veya kolektif yapılarda en görünmez güç kaynaklarından biri bilgi. Uzun süredir orada olan kişi geçmiş tartışmaları bilir, bağlantıları tanır, hangi kararın neden alındığını hatırlar. Yeni gelen ise her şeyi yeniden sormak zorundadır. Aradaki fark başlangıçta doğaldır. Zaman geçtikçe “deneyim” karar hakkına dönüşebilir.
“Bu daha önce denendi” cümlesi bazen gerçekten yılların bilgisini taşır, bazen de yeni bir öneriyi tartışmaya açmadan kapatır. “Sen daha yenisin” sözü açık bir emir değildir ama konuşanın yerini belirler. Bir yapının kurucu hafızası birkaç kişide kaldığında, resmî makam olmasa bile geçmişin sahibi geleceğin kapı bekçisi haline gelebilir.
Sorun deneyimli insanları susturmak değil. Onların deneyimine ihtiyaç vardır. Asıl mesele, deneyimin başkalarının deneyim kazanmasını engelleyen bir ayrıcalığa dönüşüp dönüşmediği. Bilgi paylaşılıyor mu, görevler gerçekten devrediliyor mu, yoksa “işler aksamasın” gerekçesiyle hep aynı ellerde mi kalıyor?
Eleştiri de prestij üretebilir
İktidar eleştirisinin kendisi de bir statü alanına dönüşebilir. En radikal sözü söyleyen, teoriyi en iyi bilen, kavramları en hızlı kullanan kişi grubun görünmez otoritesine dönüşebilir. İnsanlar ne söylediklerinden önce “yanlış bir şey söyleyip cahil görünür müyüm?” diye düşünmeye başladığında teorik bilgi özgürleştirici olmaktan çıkıp giriş sınavına benzeyebilir.
Bunun tersine, anti-entelektüel bir tavır da aynı derecede sorunlu. Bilgiye, araştırmaya ve tarihsel deneyime ihtiyaç var. Fakat bilgi, başkalarını konuşamaz hale getirdiğinde işlevi değişir. Teorinin amacı dünyayı anlamaya yardım etmekken, teori kullanma becerisi kişisel üstünlük göstergesine dönüşebilir.
İktidar bazen mikrofonu elinde tutan kişide değil, hangi cümlenin ciddi kabul edileceğini belirleyen kültürde yaşar. Aynı deneyim akademik terimlerle anlatıldığında değer kazanıyor, gündelik dille söylendiğinde “duygusal tepki” diye geçiştiriliyorsa eşit konuşma alanı yoktur.
Kendi saflarımızdaki sessizlik
Bir gruba ait olmak yalnız fikir ortaklığı değildir; dostluk, aidiyet, emek ve geçmiş de içerir. Bu yüzden içerideki bir sorunu dile getirmek dışarıdaki rakibi eleştirmekten daha zor olabilir. İnsan arkadaşını kaybetmek, “sorun çıkaran kişi” olmak ya da yıllarca verdiği emeğin boşa gittiğini hissetmek istemez.
Sessizlik buradan büyür. Herkes bir şeyin ters gittiğini fark eder ama ilk konuşan olmak istemez. Sonra kimse konuşmadığı için sorun olmadığı varsayılır. Grubun uyumu, grup içindeki insanların rahatça itiraz edebilmesinden değil, itirazın ertelenmesinden doğmuş olabilir.
Bu durumun en garip yanı, baskıcı yapılarda gördüğümüz mekanizmanın küçük ölçekte yeniden kurulmasıdır. İnsan doğrudan cezalandırılmasa bile aidiyetini kaybetme korkusu davranışını düzenler. Otorite dışarıdaki düşman olmaktan çıkar, içerideki sessiz beklentiye dönüşür.
Aynaya bakmak karşı tarafı aklamaz
Kendi iktidar ilişkilerimizi görmek, devleti, sermayeyi, ataerkiyi ya da başka büyük tahakküm yapılarını daha az önemli hale getirmez. “Siz de aynısını yapıyorsunuz” cümlesi güçlülerin sorumluluğunu dağıtmak için sık kullanılan kolay bir kaçış olabilir. Ölçek, kaynak ve yaptırım gücü arasındaki fark gerçek.
Ama tam da farklı bir hayat istediğini söyleyen bir yapı için içerideki küçük güç ilişkileri önemsiz sayılamaz. Çünkü geleceğe ilişkin iddia yalnız bildirilerde değil, bugün kurulan ilişkilerde sınanır. Patronu eleştirip toplantıda herkesin sözünü kesmek, devletin kapalılığını eleştirip kendi grubunun bütçesini birkaç kişiye kapatmak, hiyerarşiye karşı çıkıp görünmez bir kıdem düzeni kurmak çelişkiyi ortadan kaldırmaz.
İktidar eleştirisinin en rahatsız edici noktası, eleştireni masum bir dışarıya yerleştirmemesidir. Güç her yerde aynı değildir; ama hiçbirimiz onun dışında tertemiz bir yerde yaşamıyoruz. Bu yüzden bazen en zor soru “Bizi kim yönetiyor?” değil, “Biz hangi küçük anlarda başkalarının hareket alanını kendi rahatımız için daraltıyoruz?” olabilir.