“Kendi yasasını koymak” kulağa ilk anda biraz tehlikeli gelebilir. Herkes kendi kuralını belirlerse ortak hayat nasıl sürecek?
“Kendi yasasını koymak” kulağa ilk anda biraz tehlikeli gelebilir. Herkes kendi kuralını belirlerse ortak hayat nasıl sürecek? Trafikte biri kırmızı ışığı tanımaz, diğeri vergiyi gereksiz bulur, bir başkası verdiği sözü yalnızca canı istediğinde tutarsa geriye birlikte yaşanabilir bir düzen kalır mı? Bu kaygı anlaşılır. Çünkü yasayı çoğunlukla dışarıdan gelen, bizi birbirimizden koruyan sınır olarak düşünüyoruz. Kuralın alternatifi de kuralsızlık gibi görünüyor.
Oysa özerklik geleneğindeki “kendi yasasını koyma” fikri, her sabah keyfimize göre yeni bir dünya icat etmek anlamına gelmez. Buradaki mesele, hayatımızı yöneten kuralları sorgulamadan kabul eden bir nesne mi, yoksa onların oluşumuna katılan bir özne mi olduğumuzdur. Bir kuralı yalnızca cezasından korktuğumuz için uygulamakla, nedenini anlayıp adil bulduğumuz ve oluşumunda söz sahibi olduğumuz için uygulamak aynı davranış gibi görünse de aynı ilişki değildir. Birinde yasa bize aittir; diğerinde başımızın üzerinde asılıdır.
Keyif ile irade arasındaki fark
Kendi yasasını koymak, “Canım ne isterse onu yaparım” demek değildir. Canımızın istediği şey anlık olabilir, başkasının hayatına zarar verebilir ya da bizi uzun vadede kendi amaçlarımızdan uzaklaştırabilir. İrade ise yalnızca dürtünün peşinden gitmek değil, davranışımızın sonuçlarını düşünmek ve başkalarının varlığını hesaba katmaktır. Kendimize koyduğumuz sözün değeri de tam burada ortaya çıkar: Dışarıdan biri zorlamadığı hâlde ortak sorumluluğu üstlenebilmek.
Bir arkadaş grubuyla ortak bir harcama yaptığımızı düşünelim. Kimse bizi payımızı ödemeye zorlayacak resmî bir güce sahip olmayabilir. Yine de anlaşmaya uymazsak yükü başkasına bırakmış oluruz. Kendi yasasını koyan kişi, ceza ihtimali ortadan kalkınca sorumluluğu da ortadan kaybolan kişi değildir. Tam tersine, davranışının kuralını kendisiyle eşit gördüğü insanlarla kurduğu ilişkiden çıkarır. Özerklik bu yüzden bencillikle değil, sorumluluğun kaynağını dış buyruğun ötesinde aramakla ilgilidir.
Hazır kurala uymak neden rahatlatır?
Karar vermek ağır bir iştir. Bir kurumun yönetmeliğine, aile geleneğine veya “herkes böyle yapıyor” cümlesine sığınmak bizi bu ağırlıktan kurtarır. Sonuç kötü olduğunda “Ben karar vermedim, kural böyleydi” diyebiliriz. Bürokratik düzenin en güçlü yanlarından biri budur: Eylemi gerçekleştiren kişiyle eylemin ahlaki sorumluluğu arasına prosedürü yerleştirir. Kimse kötü bir şey istememiştir; yalnızca herkes görevini yapmıştır.
Kendi yasasını koymak, her kuralı reddetmekten çok bu kaçış yolunu kapatır. Uyguladığımız kuralın sonuçlarına bakmayı ve gerektiğinde “Bu yazıyor olsa da doğru değil” diyebilmeyi gerektirir. Elbette bunun bedeli vardır. Kurala itiraz eden çalışan disiplin cezası alabilir, aile geleneğini reddeden kişi dışlanabilir, hukuken meşru bir uygulamaya karşı çıkan yurttaş yargılanabilir. Bu nedenle ahlaki özerklik kahramanlık sözüyle kolayca anlatılmamalı. İnsanların itiraz edebilmesi için yalnız bırakılmaması, dayanışma görmesi ve bedelin paylaşılması gerekir.
Ortak yasa nasıl gerçekten ortak olur?
Bir toplantıda herkesin söz hakkı olduğunun ilan edilmesi, alınan kararın gerçekten ortak olduğu anlamına gelmez. Kimin zamanı var, kim gerekli bilgiye erişiyor, kim konuşurken rahat hissediyor, gündemi kim hazırlıyor ve karara uymamanın bedelini kim taşıyor? Bu sorular sorulmadığında biçimsel katılım, daha önce verilmiş kararı onaylatmanın aracına dönüşebilir. Kendi yasamızı birlikte koyabilmek için yalnızca oy hakkına değil, kararın hazırlanma sürecine erişime de ihtiyaç vardır.
Ortak yasa, herkesin tek tek istediğinin toplamı da değildir. Çıkarlar çatışabilir, kaynaklar sınırlı olabilir ve bazı kararlar birilerini diğerlerinden daha fazla etkileyebilir. Böyle anlarda çoğunluğun tercihini otomatik olarak ortak irade saymak kolaydır. Fakat elli bir kişinin isteği kırk dokuz kişinin hayatını sürekli belirliyorsa, dışarıdaki hükümdarın yerini sayısal üstünlük almıştır. Özerk bir karar süreci, çoğunluğun karar verebildiği kadar azınlığın korunabildiği, gerekçelerin açıklandığı ve kararın daha sonra yeniden ele alınabildiği bir düzen arar.
Algoritmanın koyduğu görünmez yasalar
Bugün hayatımızı düzenleyen kuralların bir bölümü yasa kitabında yazmıyor. Bir platformun hangi gönderiyi göstereceği, bankanın kime kredi vereceği, navigasyonun hangi yolu önereceği veya bir iş uygulamasının çalışanın performansını nasıl puanlayacağı kod içinde belirleniyor. Bu sistemler bize tercih sunuyor gibi görünürken seçeneklerin sırasını, görünürlüğünü ve maliyetini önceden biçimlendiriyor. Üstelik kuralın sahibi çoğu zaman karşımızda değil; “sistem böyle hesapladı” cümlesiyle karşılaşıyoruz.
Kendi yasasını koyma meselesi dijital çağda bu nedenle daha da karmaşık. Bir hizmeti kullanmayı kabul etmiş olmamız, onun bütün görünmez kurallarına anlamlı biçimde rıza gösterdiğimiz anlamına gelmez. Sayfalarca sözleşmeyi okumakla algoritmanın nasıl çalıştığını bilmek mümkün değildir. Özerklik, teknik sistemlerin de tartışmaya açılmasını; karar ölçütlerinin açıklanmasını, itiraz yollarının bulunmasını ve kullanıcıların yalnızca seçenek seçen kişiler değil, kuralların oluşumunda söz sahibi taraflar olmasını gerektirir.
Yasa bize ne kadar yakın?
Kendi yasasını koymak, her insanın ayrı bir ada olduğu toplum hayali değildir. Daha çok, kuralın kaynağıyla sonuçlarını yaşayanlar arasındaki mesafeyi azaltma arzusudur. Bizi ilgilendiren karar ne kadar uzakta, erişilmez ve değiştirilemez bir yerde alınıyorsa yönetilen nesnelere dönüşme ihtimalimiz o kadar artar. Karar yerelleştiğinde her sorun çözülmez; yerel topluluklar da baskıcı olabilir. Fakat kararın gerekçesini sorma, uygulayan kişiye ulaşma ve kuralı değiştirme ihtimali büyür.
Belki kendi yasamızı bütünüyle hiçbir zaman koyamayacağız. Dünyaya bizden önce kurulmuş kurumların, dillerin ve ilişkilerin içine doğuyoruz. Yine de önümüzde iki seçenek yok: Ya bütün kuralları kabul etmek ya da hepsini yıkmak zorunda değiliz. Hangi kuralın gerekli olduğunu, kimin yararına çalıştığını, kim tarafından değiştirilebildiğini ve sorumluluğun nerede kaybolduğunu sorabiliriz. Kendi yasasını koymak, her istediğini yapmak değil; hayatına yön veren kurallara yabancı kalmamayı istemektir.