Bir protesto yolu kapattığında ilk tepki çoğu zaman protestonun talebine değil, eve geç kalmamıza oluyor.
Bir protesto yolu kapattığında ilk tepki çoğu zaman protestonun talebine değil, eve geç kalmamıza oluyor. İşgal edilen üniversite binasında ders yapılamadığında haklı bir talep bile bir anda başkasının gündelik hayatını bozan eyleme dönüşüyor. Bir çalışan emri uygulamayı reddettiğinde kurum açısından “düzen” aksıyor. İtaatsizlik uzaktan bakıldığında romantik, hayatımıza değdiğinde rahatsız edici.
Belki zaten itaatsizliğin siyasi ağırlığı biraz buradan geliyor. Hiçbir şeyi aksatmayan, kimsenin alışkanlığına dokunmayan bir itiraz kolayca dekor haline gelebilir. Fakat rahatsızlık vermek de tek başına haklılık üretmiyor. Her kurala karşı gelmek özgürleştirici olmadığı gibi, her yasal düzen de adil değil.
Yasa ile adalet aynı şey olmadığında
Yasalar ortak hayatın öngörülebilir olmasını sağlıyor. Herkes yalnız kendi vicdanına göre hareket ettiğinde güçlü olanın vicdanı başkasının hayatına kolayca hükmedebilir. Bir kamu görevlisinin kişisel inancını gerekçe göstererek yurttaşa hizmet vermemesi, “vicdani itiraz” sözüyle masumlaşmaz.
Öte yandan tarihte ağır adaletsizliklerin bir bölümü son derece yasal biçimde uygulandı. Bir şeyin kanunda yazması onun ahlaki tartışmayı bitirdiği anlamına gelmiyor. Yasanın kendisi belirli insanların söz hakkını yok sayıyorsa, yalnız “hukuka uyun” demek adaletsizliği düzen içinde sürdürmek olabilir.
Bu gerilimden kaçış yok. “Vicdan her şeyin üzerindedir” dediğimizde keyfîliğe, “yasa her şeyin üzerindedir” dediğimizde ise yasal zulme kapı açabiliriz.
Kimin vicdanı?
Vicdan kelimesi kişisel ve temiz bir alan çağrıştırıyor. Oysa vicdanımız da içinde büyüdüğümüz toplumdan bağımsız değil. İnsan ayrımcı bir geleneği ahlaki doğru sanabilir, başkasının yaşam biçimini kendi inancı adına kısıtlamayı görev sayabilir.
Bu nedenle itaatsizliğin yalnız “ben böyle hissediyorum” gerekçesine yaslanması yeterli görünmüyor. Eylem başkalarının hareket alanını genişletiyor mu, yoksa kişinin kendi değerini başkasına dayatmasına mı yarıyor? Kendisi için talep ettiği itiraz hakkını karşıt görüşteki kişi için de tanıyor mu? Eleştirilebilir mi?
Bu sorular kusursuz bir test oluşturmaz. Ama vicdanı yeni bir küçük otoriteye dönüştürmenin önüne bazı taşlar koyar.
Bedeli kim ödüyor?
Sivil itaatsizlik tartışmalarında eylemcinin aldığı risk sık anlatılır. Gözaltı, dava, iş kaybı veya dışlanma gerçekten ağır bedeller olabilir. Fakat eylemin başkalarına yüklediği maliyet de konuşulmalı.
Bir grevin hizmeti aksatması zaten pazarlık gücünün parçasıdır; hiç aksama yaratmayan grevin etkisi sınırlı olabilir. Ama aynı aksamanın en kırılgan insanları nasıl etkilediği önemini kaybetmez. Bir eylemin haklı talebi, yönteminin bütün sonuçlarını otomatik olarak haklı kılmaz.
Bu, iktidarın çok sevdiği “kimse rahatsız olmasın” sınırına geri dönmek anlamına da gelmiyor. Toplumsal düzen zaten herkes için eşit derecede rahat değil. Bazen görünür rahatsızlık, yıllardır görünmeyen bir rahatsızlığı ilk kez ortak gündeme getiriyor.
İtaatsizlik neden yalnız kahramanlık değildir?
İtaatsizliği cesur bireyin hikâyesine çevirmek kolay. Oysa çoğu insanın risk kapasitesi eşit değil. Güvenceli işi, birikimi, güçlü sosyal çevresi olan kişi hukuki veya mesleki sonuçları daha kolay taşıyabilir. Aynı eylem geçici sözleşmeli bir çalışan, göçmen veya tek başına çocuk büyüten biri için çok daha ağır olabilir.
“Niye karşı çıkmadın?” sorusu bu nedenle bazen iktidarın koşullarını görmezden gelen başka bir yargıya dönüşüyor. İnsanların itaatini yalnız karakter zaafıyla açıklamak, itaatsizliğin maddi zeminini görünmez kılıyor.
Belki kolektif dayanışmanın önemi de burada. İtirazın bedeli paylaşılabildiğinde, vicdan yalnız güçlü bireylerin lüksü olmaktan biraz uzaklaşıyor.
Düzeni bozmak, yeni bir düzen kurmak
İtaatsizlik çoğu zaman “hayır” anıyla görünür. Ama sonrasında ne olduğu daha az heyecan verici ve belki daha önemli. Haksız bulduğumuz kural işlemez hale geldiğinde onun yerine ne geliyor? Kararı kim alıyor? Yeni kural eski kural kadar dokunulmaz hale mi geliyor?
Bir otoriteyi reddetmek, yönetme arzusunu otomatik olarak ortadan kaldırmıyor. Dün devletin buyruğuna karşı çıkan grup, bugün kendi içinde farklı düşüneni susturabilir. İtaatsizlik özgürlük alanı açarken yeni bir bağlılık talebi de üretebilir.
Bu nedenle meşru itaatsizlik belki yasaya karşı vicdanın mutlak üstünlüğünü ilan etmekten daha zor bir mesele. Yasa insan yapımıdır ve değiştirilebilir; vicdan da insan yapımı dünyanın içinden konuşur ve eleştirilebilir.
Bazen itaat etmemek gerekir. Fakat o “hayır”ın değeri, yalnız neyi durdurduğunda değil, sonrasında başkalarının da hayır diyebileceği bir alan bırakıp bırakmadığında ortaya çıkıyor.