Bir yol kapatıldığında trafikte kalan kişi eylemcilerin hakkını değil, geciken işini düşünür. Bir üniversite binası işgal edildiğinde dersine giremeyen öğrenci, talep ne kadar haklı olursa olsun yöntemi sorgular.
Bir yol kapatıldığında trafikte kalan kişi eylemcilerin hakkını değil, geciken işini düşünür. Bir üniversite binası işgal edildiğinde dersine giremeyen öğrenci, talep ne kadar haklı olursa olsun yöntemi sorgular. Bir çalışan hukuka aykırı olduğuna inandığı emri yerine getirmediğinde kurum düzeni bozulur. İtaatsizlik çoğu zaman uzaktan bakıldığında romantik, gündelik hayatımıza dokunduğunda rahatsız edicidir. Zaten etkili olmasının nedenlerinden biri de bu rahatsızlığı görünür kılmasıdır.
Fakat her rahatsızlık veren eylem haklı değildir; her yasal davranış da adil değildir. Kanun ile vicdanın çatıştığı yerde kolay bir ölçü yok. “Haksız bulduğun yasaya uyma” ilkesi herkesin yalnız kendi inancını ölçü almasına dönüşürse ortak hayat güçlünün keyfine kalabilir. Tersine, “Yasa ne diyorsa odur” dediğimizde kölelikten ayrımcılığa kadar geçmişte yasal olan sayısız adaletsizliği açıklayamayız. Meşru itaatsizlik tartışması bu iki kolay cevabın arasında başlar.
Yasal olan neden yetmiyor?
Yasa ortak kuralların öngörülebilir olmasını sağlar. Bir kişinin hoşuna gitmediği için kuralı uygulamaması, başkalarının güvenliğini ve eşitliğini zedeleyebilir. Özellikle kamu gücünü kullananların kişisel vicdanı, hizmet alan kişinin hakkının önüne geçtiğinde ayrımcılık doğabilir. Bir memurun inancı nedeniyle belirli yurttaşa hizmet vermemesi ile memurun hukuka aykırı bir emri reddetmesi aynı tür vicdani itiraz değildir. Birinde yetki başkasının hakkını sınırlamak için, diğerinde zarar üretmeyi reddetmek için kullanılır.
Bu ayrım, vicdanın içeriğinden önce tarafların gücüne bakmayı gerektirir. İtaatsizlik kimin üzerindeki baskıyı azaltıyor, kimin hakkını tehlikeye atıyor? Eylemci kararın bedelini kendisi mi üstleniyor, yoksa savunmasız bir başkasına mı yüklüyor? Kuralı çiğnemek yeni bir tahakküm mü yaratıyor, yoksa tartışma dışında bırakılan insanların sesini mi açıyor?
Yasanın demokratik yoldan kabul edilmiş olması da soruyu bütünüyle çözmez. Çoğunluk kararı azınlığın temel hakkını ortadan kaldıramaz. Üstelik seçimler arasındaki dönemde, oy hakkı bulunmayanların veya siyasal etkisi çok zayıf grupların kararlara erişimi sınırlıdır. Temsil kanalları çalışmadığında itaatsizlik, hukukun dışından topluma seslenme biçimine dönüşebilir.
Barışçıl olmak pasif olmak değildir
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Ofisi, barışçıl toplanma hakkının toplantı, oturma eylemi, grev, miting ve çevrim içi protestoları kapsadığını belirtiyor. BM İnsan Hakları Komitesi’nin yaklaşımında şiddet içermeyen sivil itaatsizlik ve doğrudan eylem kampanyaları da barışçıl toplanma güvencesi içinde değerlendirilebiliyor. Bu önemli, çünkü “barışçıl” sözcüğü bazen kimseyi rahatsız etmeyen, trafiği etkilemeyen ve ekonomik düzeni aksatmayan gösteri anlamına gelecek kadar dar yorumlanıyor.
Oysa grev üretimi, boykot satışı, oturma eylemi mekânın olağan kullanımını etkiler. Hiçbir şeyi aksatmayan protesto kolayca görmezden gelinebilir. Barışçıllık, eylemin etkisizliği değil; insanlara yönelik şiddetten kaçınmasıdır. Yine de verilen zararın niteliği, eylemin hedefi ve üçüncü kişilerin hakları tartışılmaya devam eder. Ambulansın geçişini engellemekle alışveriş merkezinin girişinde kısa süreli oturma eylemi aynı sonuçları doğurmaz.
Devletin görevi yalnız protestoya katlanmak değildir. Uluslararası standartlar, barışçıl toplantının kolaylaştırılmasını ve katılımcıların korunmasını da ister. Kısıtlama getirildiğinde bunun kanuna dayanması, gerekli, ölçülü ve ayrımcı olmaması gerekir. “Kamu düzeni” gibi geniş bir ifade tek başına her yasağı haklı çıkarmaz. Aksi hâlde düzen, hakların kullanılabildiği ortamı değil, itirazın görünmez olduğu sessizliği anlatmaya başlar.
İtaatsizliğin bedeli eşit dağılmıyor
Sivil itaatsizlik anlatılarında kişi yasayı bilinçli biçimde çiğner ve sonucuna katlanarak toplumun adalet duygusuna seslenir. Fakat “sonucuna katlanmak” herkes için aynı anlama gelmez. Güvenceli işi, vatandaşlık statüsü, ailesinden desteği ve hukuki yardıma erişimi olan biri için para cezası yönetilebilir olabilir. Göçmen, öğrenci, geçici çalışan veya bakım sorumluluğu bulunan biri için aynı eylem sınır dışı edilme, okuldan uzaklaştırılma, gelir kaybı veya ailesinin desteksiz kalması anlamına gelebilir.
Bu eşitsizlik cesaret yarışıyla açıklanamaz. En ağır riski alan kişinin en haklı sayılması, hareketleri insanları feda etmeye yöneltebilir. Örgütlenmenin görevi herkesi aynı tehlikeye çağırmak değil, riskleri görünür kılmak ve paylaşmaktır. Hukuki destek, grev fonu, çocuk bakımı, güvenli iletişim ve farklı katılım biçimleri olmadan “herkes sokağa” çağrısı zaten daha güvenceli olanları merkeze alabilir.
Anonim dijital eylemler bu riski azaltabilir, fakat başka sorunlar yaratır. Hesap verebilirlik zayıflayabilir, yanlış hedefe zarar verilebilir veya eylemin arkasındaki amaç belirsiz kalabilir. Dijital itaatsizliği yalnız teknik beceriyle değerlendirmek yerine, fiziksel eylemde sorduğumuz soruları burada da sormalıyız: Hedef kim, zarar kime gidiyor, karar nasıl alındı ve hata olduğunda kim sorumluluk üstleniyor?
Vicdan tek başına yeterli mi?
İnsan kendi vicdanından emin olabilir ve yine de yanılabilir. Tarihte ayrımcı uygulamaları, dini baskıyı veya şiddeti vicdani görev sayan insanlar da vardı. Bu nedenle meşru itaatsizlik yalnız içten inanmış olmaya dayanamaz. İddia başkalarının deneyimine, açık gerekçeye ve eleştiriye açılmalıdır.
Burada kesin bir kontrol listesi yok, ancak bazı sorular yol gösterebilir. Ciddi ve süreklilik taşıyan bir haksızlık var mı? Olağan itiraz yolları gerçekten erişilebilir mi, yoksa yalnız kâğıt üzerinde mi? Eylem doğrudan haksızlığı üreten kuruma mı yöneliyor? Kullanılan araç savunulan değerle çelişiyor mu? Eylem başkalarının temel haklarını gereksiz yere zedeliyor mu? Karar yalnız küçük ve kapalı bir grup tarafından mı verildi, etkilenecek kişiler konuşmaya katıldı mı?
Bu sorular eylemi otomatik olarak meşru kılmaz; en azından “amacımız iyi” kolaycılığını zorlaştırır. İtaatsizlik de iktidar üretebilir. Hareket içindeki deneyimli kişilerin riskleri başkaları adına belirlemesi, eleştiriyi ihanet sayması veya görünürlük için bazı insanların güvenliğini feda etmesi mümkündür. Yöneldiği otoriteyi sorgulayan bir hareket kendi içindeki otoriteyi görmüyorsa özgürlük iddiası eksik kalır.
İtaat etmemenin gündelik biçimleri
Meşru itaatsizlik yalnız büyük siyasi eylemlerde karşımıza çıkmaz. Sağlık çalışanının hastaya zarar verecek bir emri reddetmesi, kamu görevlisinin yasa dışı talimatı kayda geçirmesi, şirket çalışanının saklanan bir riski açıklaması veya öğretmenin ayrımcı uygulamaya katılmaması da benzer bir ahlaki çatışma taşır.
Bu kişileri yalnız kahramanlık anlatısına bırakmak doğru olmaz. Kurum içinde güvenli bildirim kanalları, muhbir koruması, sendikal güvence ve bağımsız inceleme bulunmadığında vicdani davranış kişisel yıkıma dönüşebilir. Bir toplum doğru davranışı övüp bunu yapan kişiyi korumuyorsa ahlaki yükü bireyin omzuna bırakmış olur.
İtaatsizliğin amacı her zaman yasayı bütünüyle reddetmek değildir. Bazen yasanın kendi adalet iddiasını ciddiye alarak çelişkiyi görünür kılar. Eşitlik vaat eden düzenin belirli grupları dışlaması, ifade özgürlüğünü tanıyan devletin itirazı bastırması veya çevreyi koruduğunu söyleyen kurumun geri döndürülemez zarara izin vermesi bu tür çelişkilerdir. Eylem, sisteme dışarıdan değil onun ilan ettiği değerlerin içinden de seslenebilir.
Düzen mi, adalet mi?
Bu soru çoğu zaman ikisinden birini seçmemiz gerekiyormuş gibi kuruluyor. Oysa adalet olmadan düzen, eşitsizliği sakin biçimde sürdüren bir mekanizmaya dönüşebilir; hiçbir ortak kural olmadan adalet ise güçlü kişilerin kendi doğrusunu dayatmasına açık kalır. Sorun düzenin varlığı değil, kimin düzeni olduğu ve nasıl değiştirilebildiğidir.
Meşru itaatsizlik, toplumun bütün kurallarını her an askıya alan bir yetki değildir. Daha çok değiştirilemez görünen düzenin dışında hâlâ ahlaki ve siyasal bir hareket alanı bulunduğunu hatırlatır. Yasa insan eliyle yapılmıştır; eleştirilebilir, değiştirilebilir ve bazı uç durumlarda ona uymamak gerekebilir. Fakat bu kararın ciddiyeti, yalnız cesaret değil, başkalarına karşı sorumluluk da ister.
Belki vicdanın yasadan önce geldiği an, kişinin kendisini bütün kuralların üstünde gördüğü an değildir. Tam tersine, itaatsizliğinin sonuçlarını başkalarıyla birlikte düşünmeye, eleştiriyi dinlemeye ve savunduğu özgürlüğü yönteminde de korumaya başladığı andır. İtaatsizlik ancak yeni bir buyruğa dönüşmediğinde özgürleştirici olabilir.