“Otorite olmasın” cümlesinin hemen arkasından gelen soru belli: Peki kuralları kim koyacak? Biri ortak mutfağı temizlemezse ne olacak? Gürültü yüzünden kimse uyuyamıyorsa ne yapılacak?
“Otorite olmasın” cümlesinin hemen arkasından gelen soru belli: Peki kuralları kim koyacak? Biri ortak mutfağı temizlemezse ne olacak? Gürültü yüzünden kimse uyuyamıyorsa ne yapılacak? Kaynak sınırlıysa nasıl paylaşılacak? Daha büyük ölçekte ulaşım, sağlık, altyapı nasıl işleyecek?
Bu soruları “insanlar iyi olursa sorun kalmaz” diye geçiştirmek kolay ama ikna edici değil. İnsanlar anlaşmazlığa düşüyor, bazen bencil davranıyor, bazen sözünü tutmuyor. Otorite eleştirisinin gerçek sınavı zaten herkesin aynı fikirde olduğu güzel günlerde değil; çatışma başladığında ortaya çıkıyor.
Belki ilk karışıklık, düzen ile otoriteyi aynı şey sanmamızda. Birlikte yaşamak için kurallar gerekebilir. Fakat kuralın olması ile kural koyma hakkının sürekli aynı kişilerde toplanması aynı şey değil.
Kural kendiliğinden otorite midir?
Bir apartmanda gece belirli saatten sonra gürültü yapılmaması konusunda anlaşmak, herkesin hayatını kolaylaştırabilir. Ortak mutfağın temiz bırakılması, bir atölyede güvenlik önlemlerine uyulması veya çocukların kullandığı alanda belirli davranışların sınırlandırılması da benzer.
Burada kuralın varlığı tek başına tahakküm göstermiyor. Daha önemli olan kuralın nereden geldiği. İnsanlar gerçekten tartışabildi mi? Kural değiştirilebilir mi? İhlal olduğunda hemen ceza veren ayrıcalıklı bir makam mı devreye giriyor, yoksa sorun yaşayanlar birbirleriyle konuşabiliyor mu?
Aynı cümle yukarıdan emredildiğinde başka, ortak deneyimden çıktığında başka bir ilişki yaratabilir. İçeriği aynı olsa bile kuralın sahibi değişir.
Herkes aynı fikirde olmayacak
Yatay veya otoritesiz bir düzen hayali bazen sürekli uzlaşma hayaline dönüşüyor. Oysa onlarca insanın yaşadığı bir yerde herkesin her konuda aynı düşünmesi neredeyse imkânsız. Uzlaşmayı zorunlu hale getirmek bile yeni bir baskı yaratabilir. Toplantı “herkes ikna olana kadar” sürdüğünde en çok zamanı ve enerjisi olanlar avantaj kazanır.
Çatışmayı başarısızlık saymamak daha gerçekçi olabilir. İnsanlar farklı ihtiyaçlara sahip. Birinin sessizlik ihtiyacı diğerinin sosyalleşme isteğiyle, birinin hızlı karar talebi diğerinin ayrıntılı tartışma isteğiyle çakışabilir.
Asıl mesele belki çatışmanın sonunda kimin konuşma hakkını kaybettiği. Çoğunluk kazandığında azınlık susmak zorunda mı? Karara karşı çıkan kişi topluluğun düşmanı mı sayılıyor? Yoksa karar uygulanırken bile itirazın devam edebileceği bir alan kalıyor mu?
Koordinasyon ile yönetim arasındaki mesafe
Büyük işlerde koordinasyon kaçınılmaz. Bir yangında herkesin aynı anda ayrı plan uygulaması felaket yaratabilir. Hastanede görevlerin belli olması gerekir. Bir demiryolu ağı, yüzlerce kişinin bağımsız kararlarının tesadüfen uyum sağlamasıyla çalışmaz.
Fakat koordinasyonun kendisi kalıcı üstünlük anlamına gelmek zorunda değil. Belirli görev için belirli birinin öne çıkması ile o kişinin başka alanlarda da son söz sahibi olması arasında fark var. Sorun çoğu zaman görevlerin zamanla statüye dönüşmesinde.
Birisi tren çizelgesini koordine edebilir; bu, çalışanların ücretine tek başına karar vermesini gerektirmez. Deneyimli kişi acil durumda yönlendirme yapabilir; bu, görev bittikten sonra sürekli yönetici kalmasını zorunlu kılmaz.
Otoritesiz düzen düşüncesinin ilginç yanı belki koordinasyonu yok etmek değil, koordinasyonun neden kolayca hükmetme hakkına dönüştüğünü kurcalamakta.
Ölçek büyüdüğünde
On kişinin yüz yüze konuşmasıyla yüz bin kişinin birlikte yaşaması aynı şey değil. Küçük topluluk deneyimini koca topluma doğrudan kopyalamak romantik olur. Herkesin her toplantıya katıldığı bir hayat hem imkânsız hem de dayanılmaz olabilir.
Burada delegasyon ve federasyon gibi fikirler ortaya çıkıyor: Küçük birimler belirli işleri daha büyük ölçeğe devreder, ama devrettikleri kişi veya kurul kendi başına egemen bir merkeze dönüşmez. Temsilin sınırı açık, görev geri alınabilir, kararın kaynağı aşağıdaki birimler olmaya devam eder.
Kağıt üzerinde güzel. Gerçekte yine sorunlar çıkar: Delegeler uzmanlaşır, bilgi onlarda birikir, insanlar toplantılardan yorulur, bazı birimler diğerlerinden daha güçlü hale gelir. Yani “federasyon” kelimesi iktidarı büyülü biçimde yok etmiyor.
Belki fark, bu sorunların hata olarak görülebilmesinde. Merkezileşmenin kendisi hedef değilse, güç birikmeye başladığında buna karşı çıkmak kurumun düzenini bozmak değil, kuruluş mantığını hatırlatmak olur.
Sorumluluğu da paylaşmak gerekiyor
Otoriteye karşı olmak bazen bütün sorumluluğu başkasına bırakıp sonra onun güçlenmesine kızmak kadar rahat bir pozisyona dönüşebilir. Ortak hayat yalnız söz hakkı değil, bakım ister. Çöpü birinin toplaması, hesabı birinin tutması, toplantıyı birinin hazırlaması, çatışmada birilerinin zaman harcaması gerekir.
Bu işler sürekli aynı insanlara kaldığında görünmez bir hiyerarşi doğar. Özellikle bakım, kayıt ve duygusal emek “zaten yapılır” sayıldığında yüksek sesle karar verenlerle hayatı ayakta tutanlar ayrışır.
Otoritesiz düzen belki yöneticisiz bir boşluk değil; yönetme işlerinin olabildiğince parçalandığı, dönüşebildiği ve kimsenin yaptığı iş sayesinde sürekli üstünlük kazanamadığı bir ilişki.
Böyle bir düzen kusursuz olmaz. Tartışmalar bitmez, bazen kötü kararlar çıkar, bazı insanlar daha etkili olur. Belki mesele de kusursuzluk değil. Hata olduğunda düzeltmek için yeni bir üst makam yaratmadan ne yapabileceğimiz.
Otoritesizliği sessizlik veya kuralsızlık olarak düşünürsek cevap kolay: Böyle bir toplum pek mümkün görünmüyor. Ama otoriteyi, karar hakkının kalıcı ve tek taraflı bir ayrıcalığa dönüşmesi olarak düşünürsek soru yeniden açılıyor.