Aykırı Medya

Ekolojik Benlik: “Ben” Nerede Biter?

“Ben nerede biterim?” sorusunun yanıtı parmak ucumuzun bittiği yerde tamamlanmayabilir. Başkaları olmadan yaşayamadığımızı kabul etmek bizi daha az birey yapmaz.

Ben dediğimizde çoğu zaman derimizin içinde kalan, kararlarını kendi veren bağımsız bir kişiyi düşünürüz. Başarılarımız bize, hastalıklarımız bedenimize, tercihlerimiz irademize ait görünür. Oysa en kişisel sandığımız hayat bile başkalarının emeği, hava, su, gıda, mikroorganizmalar, altyapı ve geçmiş kuşakların bıraktığı dünya tarafından taşınır. Ekolojik benlik fikri, bireyi yok etmek için değil, benliğin sınırlarının sandığımızdan daha geçirgen olduğunu göstermek için ortaya çıkar. “Ben nerede biterim?” sorusunun yanıtı, omzumuzun veya parmak ucumuzun bittiği yerde tamamlanmayabilir.

Bağımsız Birey Hikâyesi

Modern toplum bireye önemli haklar kazandırdı. Kişinin topluluk, aile ve otorite karşısında ayrı bir değere sahip olması özgürlük için vazgeçilmezdir. Bu kazanımı terk etmek gerekmez. Sorun, özerkliği bütün bağlardan bağımsızlık gibi düşünmektir. Kendi kararını veren insan bile bakım görerek büyür, ortak dil kullanır, kamusal altyapıda yaşar ve ekosistemlere dayanır. Bağımlılık zayıflık değil, yaşamın temel koşuludur.

Bağlarımız görünmez olduğunda başarıyı tümüyle kişisel, zararı başkasının sorunu saymak kolaylaşır. Musluktaki suyu satın aldığımız için yalnız bize ait sanabilir, çöp konteynerden alınca atığın hayatımızdan çıktığını düşünebiliriz. Ekolojik benlik, bu uzaklaştırmayı tersine çevirir. Tüketimin ardındaki maden, emek, enerji ve atıkla ilişkimizi görmeye çağırır; fakat kişiyi dünyanın bütün yükünden tek başına sorumlu ilan etmez.

Mekânlarla Kurulan Benlik

İnsanlar yalnız kişilerle değil, yerlerle de bağ kurar. Çocukluk sokağı, kıyıda oturulan taş, köydeki tarla veya mahalledeki ağaç kimliğin parçası olabilir. Bu yer kaybolduğunda hissedilen şey yalnız mülk veya manzara kaybı değildir; kişinin kendi hikâyesinden bir bölüm kopar. Ekolojik yas kavramı, iklim ve çevre değişimiyle ortaya çıkan bu duyguyu anlatmaya çalışır.

Bir gölün çekilmesini uzaktan izleyenle geçimini o gölden sağlayanın kaybı elbette aynı değildir. Ekolojik benlik düşüncesi farklı bağları eşitlememeli. Aksine, bir yerle kurulan ilişkinin emek, kültür, mülkiyet ve kuşaklar boyunca değişen derinliğini tanımalıdır. Bir bölgeyi korumak isteyen kentli ile orada yaşayan topluluğun öncelikleri çatıştığında, “hepimiz doğayla biriz” cümlesi güç farkını kapatmamalıdır.

Bedenimizdeki Ortak Yaşam

Bilim, insan bedenini tek bir organizmadan çok karmaşık bir ortak yaşam alanı olarak görmemize katkı sağladı. Derimizde ve bağırsaklarımızda yaşayan mikroorganizmalarla sürekli etkileşim içindeyiz. Soluduğumuz hava, sıcaklık, gıda ve kimyasal maruziyet genlerin nasıl çalıştığı dâhil birçok süreci etkiliyor. “Çevre” bedenin dışında duran fon değil, bedenin oluşumuna katılan koşuldur.

Bu bilgi kişisel sağlık anlayışını da değiştirir. Sağlıklı yaşam yalnız irade ve disiplinle açıklanamaz. Temiz havaya, güvenli konuta, dinlenmeye ve yeterli gıdaya erişim toplumsal olarak dağıtılır. Bireyin sorumluluğu vardır, fakat seçenekler eşit değildir. Ekolojik benlik, sağlıkla çevre adaleti arasındaki duvarı kaldırır; bir mahallenin havasını düzeltmeyi kişisel tedaviden ayrı görmez.

Benliği Genişletmenin Riski

Benliği doğaya doğru genişletmek, güçlü bir bakım duygusu yaratabilir. Ormanı “kaynak” değil parçamız olarak görürsek onu savunmak fedakârlık değil özsavunma gibi hissedilebilir. Ancak bu fikir sınırlarını kaybederse başkalarının adına konuşmaya dönüşebilir. Bir kişi “ben bu nehirle birim” diyerek nehir kıyısında yaşayanların kararını geçersiz kılamaz. Özdeşleşme, temsil yetkisi değildir.

Ayrıca herkesin doğayla huzurlu bir bağ kurma imkânı yoktur. Tarım işçisi için güneş estetik değil mesleki risk, afetzede için nehir çocukluk anısı kadar korku olabilir. Ekolojik benlik yalnız güzel manzaralara duyulan aidiyet üzerinden kurulursa sınıfsal ve bedensel deneyimleri dışarıda bırakır. Doğayla ilişki bazen sevgi, bazen emek, bazen çatışma ve bazen yas içerir.

“Ben”den “Biz”e, “Biz”den Sorumluluğa

Ekolojik benlik bireyi kalabalık içinde eritmek zorunda değildir. Kişisel sınırlar, rıza ve haklar korunurken bağımlılıklar kabul edilebilir. Bu kabul, sorumluluğu da daha gerçekçi kılar. Her şeyi tek başımıza çözemeyiz; ama içinde bulunduğumuz kurumların, belediyelerin, işyerlerinin ve tüketim sistemlerinin kararlarına katılabiliriz. Su havzasını, parkı veya enerjiyi müşterek mesele saymak, benliğin siyasal genişlemesidir.

“Ben nerede biterim?” sorusuna kesin bir çizgiyle cevap veremeyiz. Bedenimizin sınırı vardır, fakat yaşamımız o sınırın çok ötesinde ilişkilerle sürer. Ekolojik benlik bu gerçeği duygusal bir birlik masalına çevirmeden, özerklik ile bağlılığı birlikte düşünme çabasıdır. Başkaları olmadan yaşayamadığımızı kabul etmek bizi daha az birey yapmaz. Belki daha dikkatli, daha mütevazı ve ortak dünyanın kaderinde daha fazla sorumluluk alan bireyler yapar.

Bu sorumluluğun bir yönü de kuşaklar arasıdır. Bugün kullandığımız altyapı, geçmişte alınmış kararların içinde yaşadığımızı gösterir; bugün bıraktığımız karbon, atık ve borç da henüz karar masasında olmayanların seçeneklerini etkiler. Gelecek kuşakları “bizim çocuklarımız” diye sahiplenmek yerine bağımsız hak sahipleri olarak düşünmek, benliğin zaman içindeki sınırını genişletir. Kısa vadeli rahatımızı sonsuz öncelik olmaktan çıkarır.

Öte yandan kolektif sorumluluk kişisel sınırları eritmemeli. Ekolojik kriz karşısında sürekli haber takip etmek, her tüketim kararını kusursuzlaştırmaya çalışmak ve dünyanın acısını tek başına taşımak tükenmeye yol açabilir. Kimse her bağın hesabını bireysel olarak tutamaz. Sağlıklı ekolojik benlik, kendini feda eden kahraman değil; başkalarıyla örgütlenen, dinlenen, sınır koyan ve sorumluluğu kurumlara taşıyan kişidir. “Biz” duygusu, ancak bireyin yaşam hakkını da koruduğunda özgürleştirici olur.

Ekolojik benliğin gündelik karşılığı bazen küçük dikkat değişikliklerinde görünür: Bir ürünü yalnız fiyatıyla değil ömrüyle değerlendirmek, mahalledeki ağacı belediyenin süsü değil ortak serinlik altyapısı saymak, suyu faturası ödendiği için sınırsız hak görmemek. Bunlar tek başına krizi çözmez. Fakat kamusal talebin dilini değiştirir; çevreyi kişisel zevk olmaktan çıkarıp ortak yaşam koşulu hâline getirir. Benliğin genişlemesi daha geniş bir demokrasi talebine dönüşmediği sürece eksik kalır.

Paylaş

Bu yazı yalnızca bu dilde mevcut.

Yorumlar · Yorum yok

Yorum yapmak için giriş yapın.

  • Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Bülten

Yeni yazılardan haberdar olmak için e-posta adresinizi bırakın.