Asıl soru “Ekonomi büyüyecek mi?” değil, “Hangi faaliyetler çoğalmalı, hangileri azalmalı ve buna kim karar vermeli?” sorusudur.
Ekonomik büyüme, çağdaş toplumların en az tartışılan hedeflerinden biri. Bir ülkenin ekonomisi büyüdüğünde haberler bunu kendiliğinden iyi bir gelişme gibi sunuyor; büyüme yavaşladığında ise işsizlikten bütçe açığına kadar pek çok kaygı aynı anda beliriyor. Emeklilik sistemi, belediye gelirleri, şirketlerin borç ödeme planları ve hanelerin geleceğe ilişkin beklentileri büyümenin süreceği varsayımına bağlanmış durumda. Bu nedenle “Sonsuz büyüme mümkün mü?” sorusu yalnızca çevrecilerin ortaya attığı felsefi bir itiraz değil. Yaşamımızı düzenleyen kurumların hangi gelecek hesabına göre kurulduğunu sorgulayan son derece pratik bir soru. Sonlu bir gezegende üretim ve tüketimin maddi hacmi durmadan genişlerken, bunun başka canlılara, emekçilere ve gelecek kuşaklara maliyetini görünmez sayabilir miyiz?
Büyüme dediğimiz şey neyi ölçüyor?
Gayrisafi yurt içi hasıla, belirli bir dönemde para karşılığı üretilen mal ve hizmetlerin toplam değerini ölçer. Fakat bu sayı, yapılan faaliyetin toplumsal bakımdan yararlı mı zararlı mı olduğunu söylemez. Bir ormanın kesilmesi ekonomiye kereste geliri olarak, ardından meydana gelen selin yol açtığı onarım harcamaları da yeni faaliyet olarak eklenebilir. Ev içinde ücretsiz yürütülen bakım emeği hesaba girmezken, aynı iş piyasadan satın alındığında büyüme rakamını yükseltir. Kiraların artması barınma güvencesini azaltabilir ama ekonomik toplamı büyütebilir. Bu nedenle büyüme, yaşam kalitesinin eksiksiz karşılığı değil; para ekonomisinin hareketini gösteren sınırlı bir göstergedir.
Yine de bu sınırlı gösterge etkisiz değildir. Büyüme dönemlerinde yeni iş olanakları doğabilir, kamunun vergi geliri artabilir ve sosyal harcamalar için alan açılabilir. Mesele büyümenin hiçbir işe yaramadığını söylemek değil, hangi sektörün ne pahasına büyüdüğünü sormaktır. Yoğun bakım kapasitesinin artmasıyla özel jet trafiğinin artışını aynı başlık altında topladığımızda siyasal bir tercihi teknik bir toplama dönüştürürüz. Ortalama rakam aynı anda hem temiz enerji yatırımlarını hem de yeni kömür çıkarımını barındırabilir. “Ekonomi büyüdü” cümlesinin altında kimin kazandığı, kimin daha fazla çalıştığı ve hangi ekosistemin aşındığı görünmez kalabilir.
Maddi sınırlar muhasebeye nasıl girer?
Her ekonomik faaliyet aynı miktarda madde kullanmaz; eğitim, bakım ya da yazılım hizmetleri ile çimento üretiminin fiziksel ağırlığı eşit değildir. Buna dayanarak büyümenin çevresel baskıdan tamamen ayrılabileceği, yani daha fazla ekonomik değer üretirken daha az kaynak kullanılabileceği ileri sürülür. Belirli ülkelerde ve belirli kirleticiler bakımından böyle ayrışmalar görülebilir. Enerji verimliliği, yenilenebilir kaynaklar ve daha dayanıklı ürünler bir birim gelir başına düşen baskıyı azaltabilir. Ancak küresel ölçekte toplam enerji, maden, biyokütle ve yapı malzemesi talebi yüksek kalmaya devam ediyor; ayrıca zengin ülkelerin ithal ettiği malların çevresel yükü çoğu zaman üretici ülkenin hesabında görünüyor.
UNEP Küresel Kaynaklar Görünümü 2024, güçlü değişiklikler yapılmazsa dünya çapındaki kaynak çıkarımının 2060’a kadar yaklaşık yüzde 60 artabileceğini belirtiyor. Bu yalnızca “dünya bir gün tamamen tükenir mi?” meselesi değil. Yeni bir bakır madeni açılırken su rejimi değişiyor, yol ve enerji altyapısı doğal alanları bölüyor, atık depoları uzun dönemli risk yaratıyor. Kaynak teknik olarak mevcut olsa bile onu çıkarmanın toplumsal ve ekolojik maliyeti kabul edilemez hale gelebilir. Sınır, bir deponun dibine ulaşmaktan önce, yaşam alanlarının taşıma kapasitesinde ve toplulukların daha fazla yüke razı olmamasında ortaya çıkar.
Verimlilik neden tek başına yetmiyor?
Daha verimli otomobiller, binalar ve üretim hatları önemlidir. Fakat bir ürünün kullanım maliyeti düştüğünde daha çok kullanılması, toplam tasarrufun bir bölümünü geri alabilir. Otomobiller kilometre başına daha az yakıt tüketirken araçlar ağırlaşabilir, gidilen mesafe uzayabilir ve kent otomobile göre genişlemeyi sürdürebilir. Veri merkezlerinde işlem başına enerji verimliliği yükselirken dijital hizmetlere olan toplam talep çok daha hızlı büyüyebilir. Bu olgu, verimlilik kazanımlarını anlamsız kılmaz; kazanımların toplam tüketimi sınırlayan kurumlarla desteklenmesi gerektiğini gösterir.
Üstelik bir üretim zincirinin yalnızca son aşamasını temizlemek yeterli değildir. Elektrikli araç egzozdan kaynaklanan yerel kirliliği azaltabilir, fakat aracın büyüklüğü, bataryanın hammaddeleri, lastik aşınması, yollar ve park alanları hâlâ maddi bir düzen kurar. Daha az kirleten teknoloji, “herkes daha çok tüketsin” vaadine eklendiğinde sınırlarla yüzleşmeyi erteler. İhtiyaç duyulan şey, enerji ve malzeme başına daha çok toplumsal yarar üretmek kadar, bazı gereksiz ve ayrıcalıklı tüketim biçimlerini azaltmaktır. Özel jetlerle temel ısınma ihtiyacını aynı fedakârlık çağrısına bağlamak adil değildir.
Büyüme bağımlılığı nasıl aşılabilir?
Bugünkü sistemde büyüme durduğunda yük çoğu zaman işten çıkarılanlara ve borçlu hanelere kalır. Bu nedenle ekolojik sınır savunusu, plansız bir daralma talebi olamaz. Çalışma süresinin kısaltılması, temel hizmetlerin kamusal olarak güvence altına alınması, düşük gelirli hanelerin enerji verimli konutlara erişimi ve vergi yükünün emekten kaynak kullanımına, servete ve kirliliğe kaydırılması birlikte düşünülmelidir. Sağlık, eğitim, bakım, toplu taşıma, bina yenileme ve ekosistem onarımı gibi alanlar gelişirken fosil yakıt, aşırı büyük araç, tek kullanımlık ürün ve lüks emisyon üreten sektörler küçülebilir.
Bu geçişte yalnızca ulusal toplamlar değil, bölgesel geçim ilişkileri de önemlidir. Bir maden ya da termik santral kentinde “faaliyeti kapatıyoruz” demek, alternatif iş ve gelir planı yoksa adil değildir. İşçilerin karar süreçlerine katıldığı, ücret ve sosyal hakların korunduğu, yerel ekonominin çeşitlendirildiği bir dönüşüm gerekir. Büyüme bağımlılığından çıkmak, toplumu yoksullaştırmak değil; refahı piyasadaki işlem hacmine daha az bağımlı hale getirmektir. Bir insanın iyi yaşayabilmesi için daha çok ürün satın alması değil, güvenli bir eve, zamana, bakıma, temiz havaya ve söz hakkına sahip olması belirleyici olabilir.
Asıl soru ne kadar değil, ne için?
Sonsuz maddi büyümenin mümkün olmadığını kabul etmek, bütün yenilikleri ve beklentileri dondurmak anlamına gelmez. Bilgi, dayanışma, sanat, sağlık ve demokratik katılım fiziksel üretimle aynı biçimde sınırlanmaz; bunlar gelişebilir. Fakat her gelişmenin sonunda daha fazla enerji ve hammadde talebi doğurmadığını varsayamayız. Ekonomiyi doğanın dışında bir sayı dizisi gibi değil, enerji ve canlılık akışlarına gömülü bir düzen olarak görmek gerekir. Bu bakış büyümeyi kutsal bir hedeften, sonuçları tartışılabilir araçlardan birine indirir.
Belki de doğru soru “Ekonomi büyüyecek mi?” değil, “Hangi faaliyetler çoğalmalı, hangileri azalmalı ve buna kim karar vermeli?” sorusudur. Çocukların iyi beslenmesi, evlerin depreme ve sıcağa dayanıklı hale gelmesi, nehirlerin onarılması büyümeye denk düşebilir; reklamın tetiklediği hızlı tüketimin ya da fosil yakıt yatırımlarının genişlemesi de öyle. Aynı kelimeyle tarif edilen bu iki gelecek eşdeğer değildir. Sonlu dünyada özgürlük, sınırsızca alma hakkından çok, ortak sınırları adil biçimde belirleyebilme ve herkes için yeterli yaşam koşullarını koruyabilme yeteneği olabilir.