Aykırı Medya

Kapitalizm Ekolojik Olabilir mi?

Soru, iyi niyetli şirketlerin bulunup bulunmadığından çok, ekonomik düzenin hangi davranışı ödüllendirdiği ve ekolojik sınırların kim tarafından konulduğudur.

Kapitalizmin ekolojik olup olamayacağı sorusu çoğu zaman iki hızlı cevabın arasına sıkışıyor. Bir taraf, kâr arayışının doğayı kaçınılmaz biçimde tahrip ettiğini ve sistem değişmeden hiçbir kalıcı çözüm kurulamayacağını söylüyor. Diğer taraf, doğru fiyatlar ve teknolojik yenilikler sayesinde piyasanın iklim krizini de çözebileceğine inanıyor. İki cevap da önemli bir gerçeği yakalıyor, fakat somut hayatın çelişkilerini tek başına açıklamıyor. Sermaye birikimi çevresel maliyetleri başkalarına aktarmaya güçlü bir eğilim taşıyor; buna karşılık piyasaların içinde faaliyet gösteren şirketler farklı kurallar altında farklı davranabiliyor. Soru, iyi niyetli şirketlerin bulunup bulunmadığından çok, ekonomik düzenin hangi davranışı ödüllendirdiği ve ekolojik sınırların kim tarafından nasıl konulduğudur.

Kâr ile maliyet arasındaki görünmez bağ

Bir şirketin bilançosunda ücret, hammadde, enerji ve finansman giderleri görünür. Kirlenen bir nehrin aşağı havzadaki köylüye yüklediği sağlık maliyeti, yitirilen balıkçılık geliri ya da bir ürünün yıllar sonra ortaya çıkacak atığı çoğu zaman aynı bilançoya girmez. Ekonomide “dışsallık” denen bu durum aslında siyasal bir ilişkidir: Bir aktörün kazancı, maliyetin başka birine devredilebilmesine dayanır. Kurallar zayıf, yaptırımlar düşük ve etkilenen toplulukların söz hakkı sınırlıysa kirlilik yalnızca bir hata değil, rekabet avantajı haline gelebilir.

Bu mekanizma her sektörde aynı işlemez. Bir kooperatif de kaynak tüketebilir, bir kamu işletmesi de çevreyi kirletebilir; mülkiyet biçimi tek başına temizliği garanti etmez. Yine de kısa vadeli getiri baskısı, yatırımcı beklentisi ve pazar payı yarışı şirketlerin uzun dönemli ekolojik sınırları gözetmesini zorlaştırır. Bir yönetici dayanıklı ürün üretmek istese bile rakipleri daha ucuz ve çabuk yenilenen ürünlerle satış artırıyorsa karar alanı daralır. Ekolojik davranışı kişisel erdeme bırakan düzen, iyi niyeti cezalandırabilir. Bu nedenle sorun “kötü insanlar” değil, maliyet aktarmayı mümkün ve kazançlı kılan kurumlar bütünüdür.

Piyasa çevreyi koruyabilir mi?

Karbon fiyatlaması, emisyon ticareti ve yeşil finans gibi araçlar kirletmenin bedelsiz olmamasını amaçlar. Doğru tasarlandığında bu araçlar yatırımı daha temiz seçeneklere yönlendirebilir. Fakat piyasa fiyatı, doğanın bütün değerlerini ölçen tarafsız bir termometre değildir. Bir sulak alanın taşkınları azaltma işlevine yaklaşık bir bedel biçilebilir; orayla kurulan kültürel bağın, yok olan bir türün ya da gelecek kuşakların hakkının tek bir parasal değere çevrilmesi çok daha tartışmalıdır. Üstelik düşük karbon fiyatı şirketler için yalnızca ödenebilir bir faaliyet giderine dönüşebilir.

Piyasa aracını kullanmak ile ekolojik kararı piyasaya bırakmak aynı şey değildir. Kamu, kömürden çıkış tarihi belirleyebilir, enerji verimliliği standardı koyabilir, toplu taşıma sağlayabilir ve kirleten faaliyetleri doğrudan yasaklayabilir. Bu çerçevede fiyat sinyalleri tamamlayıcı rol oynayabilir. Fakat hedefi yatırımcıların gönüllü tercihine bıraktığımızda kârlı olmayan fakat toplumsal açıdan gerekli işler ihmal edilir. Yoksul bir mahallede binaların yalıtılması, kırsal bölgede güvenilir toplu taşıma kurulması ya da bir ekosistemin onlarca yıl sürecek onarımı hızlı finansal getiri sağlamayabilir. Bunların değeri, kâr oranından farklı bir ölçü ister.

Yeşil sektörler büyürken eski düzen sürer mi?

Güneş ve rüzgâr enerjisinin maliyeti düştü, batarya ve elektrik şebekesi yatırımları hızlandı. IEA’nın Dünya Enerji Yatırımı 2025 raporuna göre temiz enerji yatırımları yaklaşık 2,2 trilyon dolara ulaşırken fosil yakıtlara yaklaşık 1,1 trilyon dolar yöneldi. Bu ölçek, teknolojik dönüşümün gerçek olduğunu gösteriyor. Fakat temiz yatırımın artması fosil altyapının kendiliğinden ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Toplam enerji talebi büyürken yenilenebilir kaynaklar eski kaynakların yerine geçmekten çok onlara eklenebilir; enerji şirketleri aynı anda hem güneş santraline hem yeni gaz sahasına yatırım yapabilir.

Yeşil pazarların genişlemesi yeni madenler, yeni iletim hatları ve yeni arazi çatışmaları da yaratıyor. Lityum, bakır ve nadir toprak elementleri düşük karbonlu sistemler için gerekli olabilir, fakat çıkarımın nerede, hangi çalışma koşullarında ve ne kadar yapılacağı siyasidir. Otomobile dayalı kenti olduğu gibi koruyup yalnızca motoru elektrikli hale getirmek ile toplu taşıma, yürüme ve bisiklet erişimini güçlendirmek aynı dönüşüm değildir. Kapitalizm yeni teknolojileri hızla ölçekleyebilir; fakat neyin yeterli olduğuna, lüks tüketimin sınırına ve faydanın adil paylaşımına kendiliğinden karar vermez.

Devlet, şirket ve yurttaş arasındaki güç

Kapitalizmi tek ve değişmez bir makine gibi düşünmek, farklı ülkelerdeki işçi haklarını, çevre mevzuatını ve kamu hizmetlerini açıklamakta yetersiz kalır. Sert emisyon standartları, sendikal güç, bağımsız denetim ve demokratik planlama, şirketlerin hareket alanını değiştirebilir. Ne var ki şirketlerin lobicilik kapasitesi, yatırımı başka yere taşıma tehdidi ve medya üzerindeki etkisi de kuralları şekillendirir. Devlet her zaman kamusal çıkarın saf temsilcisi değildir; büyüme ve vergi geliri arayışıyla kirletici yatırımları destekleyebilir. Bu nedenle yalnızca “devlet düzenlesin” demek, düzenleyenin kim tarafından denetlendiği sorusunu açık bırakır.

Ekolojik dönüşüm güç ilişkilerini değiştirmeden yalnızca ürünleri değiştirirse eşitsizliği yeniden üretebilir. Elektrikli otomobil teşvikinden çoğunlukla yüksek gelirli haneler yararlanırken enerji faturası düşük gelirli kesimleri zorlayabilir. Karbon yoğun bir tesis kapanırken yatırımcı portföyünü değiştirir, fakat işçi gelirini ve yaşadığı kentin geleceğini kaybedebilir. Adil geçiş; sendikaların, yerel toplulukların, bilim insanlarının ve bakım emeğini taşıyanların karar masasında gerçek yetkiye sahip olmasını gerektirir. Ekoloji, teknik bir modernizasyon programı değil, kaynaklara ve kararlara erişimin yeniden dağıtılmasıdır.

Bir etiketten çok geçiş ölçütleri

“Ekolojik kapitalizm” mümkün mü sorusuna tek kelimelik cevap vermek yerine somut ölçütler koyabiliriz. Mutlak emisyonlar hızla azalıyor mu? Kaynak kullanımı küresel ölçekte düşüyor mu? Temel ihtiyaçlar gelirden bağımsız güvence altına alınıyor mu? Dönüşümün maliyetini en az sorumlu olanlar mı ödüyor? Ekosistemler parasal telafiyle feda edilebilir alanlar olmaktan çıkıyor mu? Çalışanlar ve yerel halk, yatırım kararlarında veto ve söz hakkına sahip mi? Bu ölçütler, bir sistemin kendine verdiği addan daha açıklayıcıdır.

Kapitalist kurumların içinde önemli çevresel kazanımlar mümkündür ve iklim krizi beklerken bunları küçümsemek sorumsuzluk olur. Ancak büyüme zorunluluğu, maliyet aktarma eğilimi ve servetin siyasal güce dönüşmesi dokunulmadan kalırsa kazanımlar kırılgan olabilir. Ekolojik bir gelecek yalnızca daha temiz malların satıldığı pazar değil; bazı şeylerin satılık olmadığı, yeterliliğin bolluk gösterisinden değerli sayıldığı ve yaşam koşullarının ortak kararla korunduğu bir düzen ister. Bu düzenin adını önceden kesinleştirmekten daha önemli olan, bugünden hangi kurumları demokratikleştirdiğimiz ve hangi tahakküm ilişkilerini gerilettiğimizdir.

Paylaş

Bu yazı yalnızca bu dilde mevcut.

Yorumlar · Yorum yok

Yorum yapmak için giriş yapın.

  • Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Bülten

Yeni yazılardan haberdar olmak için e-posta adresinizi bırakın.