Aykırı Medya

İktidarı Azaltan Kurumlar Nasıl Kurulur?

Otorite ve iktidar üzerine uzun uzun konuşunca insanın aklına sonunda aynı soru geliyor: Peki yerine ne koyacağız?

Otorite ve iktidar üzerine uzun uzun konuşunca insanın aklına sonunda aynı soru geliyor: Peki yerine ne koyacağız? Patronu, bürokrasiyi, görünmez liderliği, uzman otoritesini, platformu ve merkezi eleştirmek bir yere kadar kolay. Gün sonunda trenin kalkması, hastanenin çalışması, apartmanın çatısının onarılması, afet anında yardımın ulaşması gerekiyor. İnsanlar anlaşmazlığa düşüyor, bütçe yetmiyor, bazı işler uzmanlık istiyor.

İktidarı azaltan kurum fikri tam da bu nedenle “kurumsuzluk” anlamına gelmiyor. Belki tersine, daha fazla dikkat isteyen kurumlar demek. Gücün kendi kendine iyi davranacağına güvenmek yerine nerede biriktiğini sürekli fark etmek zorunda olan yapılar.

Ama bunu bir reçeteye çevirdiğimiz anda başka bir sorun başlıyor. “Doğru model şudur” diyerek iktidar eleştirisinden yeni bir dogma üretmek mümkün. O yüzden belki model değil, kurumların hangi anlarda sertleştiğine bakmak daha yararlı.

İyi insanlara göre tasarlanan kurum

Birçok topluluk güzel insanlarla başlıyor. Birbirine güvenen birkaç kişi, ortak niyet, güçlü dayanışma. İlk yıllarda yazılı kurala pek ihtiyaç duyulmuyor. Bütçeyi biri tutuyor, şifreler bir diğerinde, toplantıyı en deneyimli kişi yönetiyor. Kimse bunları kötüye kullanmıyor.

Sonra insanlar değişiyor. Kurucu yoruluyor, yeni üyeler geliyor, para büyüyor, anlaşmazlık çıkıyor. Başlangıçtaki güven ilişkisi artık aynı biçimde çalışmıyor.

İyi insanlara göre kurulmuş kurumun zayıflığı burada ortaya çıkıyor. Yetki sınırı yok çünkü “zaten kötüye kullanmaz”; kayıt yok çünkü “birbirimize güveniyoruz”; devir yok çünkü “o işi en iyi o biliyor”.

İktidarı azaltan yapı belki insanın iyi olduğuna daha az, gücün insanı değiştirebileceğine daha çok dikkat eden yapıdır.

Görev vermeden iş yürümüyor

İktidar eleştirisinin en kolay tuzaklarından biri görev ile ayrıcalığı birbirine karıştırmak. Birinin muhasebeyi yürütmesi, ameliyatı yönetmesi, toplantıyı kolaylaştırması veya kriz anında koordinasyon yapması gerekebilir.

Sorun görev değil; görevin kişiye yapışması. İnsan yaptığı iş sayesinde bilgi, statü ve karar gücü biriktirdiğinde geçici rol makamlaşmaya başlar.

Görevlerin dönüşmesi kulağa güzel gelir ama her işte aynı ölçüde mümkün değil. Cerrahı haftada bir değiştiremeyiz, karmaşık finansı hiçbir eğitim vermeden sırayla herkese bırakamayız. Bu nedenle mekanik rotasyon da çözüm değil.

Daha önemli olan, uzmanlığın sahibine ne tür başka yetkiler verdiği. Muhasebeyi bilen bütçenin siyasi önceliğine de tek başına karar veriyor mu? Teknik koordinatör insan kaynaklarını da yönetiyor mu? Bilgi devredilebilir mi?

İktidarı azaltmak bazen görevi dağıtmaktan çok, görevden taşan gücü kesmek olabilir.

Şeffaflık mı, bilgi çöplüğü mü?

Açık bütçe, açık tutanak, açık karar kaydı kulağa tartışmasız iyi geliyor. Fakat yüzlerce sayfa belgeyi internete koymak insanları gerçekten bilgi sahibi yapmayabilir.

Kurumlar şeffaflığı kolayca veri dökümüne çevirebilir. Her şey yayımlanmıştır ama önemli kararın nerede olduğunu yalnız uzmanlar bulur. Böylece açıklık var, anlaşılabilirlik yoktur.

İktidarı azaltan kurum yalnız kapıyı açmakla yetinemez; içeride ne olduğunu anlamayı da mümkün kılmak zorunda. Bunun da bedeli var. İnsanların açıklama hazırlaması, soruya cevap vermesi, bilgiyi sadeleştirmesi gerekiyor. Şeffaflık emek istiyor.

Üstelik her şey de açık olamaz. Çalışanın sağlık kaydı, şiddet mağdurunun bilgisi, özel hayatın ayrıntıları korunmalı. İktidarın görünür olması ile insanın çıplak hale gelmesi aynı şey değil.

Belki iyi açıklık, aşağıdakini değil yukarıdaki kararı daha görünür yapan açıklık.

İtiraz edebilmek karar vermek kadar önemli

Bir kurumun ne kadar demokratik olduğunu yalnız toplantıya kaç kişinin geldiğiyle ölçmek yanıltıcı. Çoğunluk karar verdiğinde azınlık ne yapabiliyor? Uzman raporuna karşı başka görüş sunulabiliyor mu? Yönetici kararında ısrar ettiğinde süreç nereye gidiyor?

İtiraz hakkı, her kararın durdurulabilmesi anlamına gelirse kurum çalışamaz hale gelebilir. Ama itiraz hiçbir sonuç doğurmuyorsa katılım dekor olur.

Belki asıl mesele itirazın bir yolu ve sonucu olması. Karar hemen değişmeyebilir; fakat gerekçe vermek, yeniden değerlendirmek, belirli süre sonra gözden geçirmek veya zararı telafi etmek gerekebilir.

İktidarın sertleştiği anlardan biri, karar sahibinin artık cevap vermek zorunda olmadığını hissettiği andır.

Ayrılmak gerçekten mümkün mü?

Gönüllü topluluklar çoğu zaman “istemeyen ayrılır” diyerek özgür olduklarını düşünür. Şirket de kullanıcıya aynı şeyi söyler, işveren çalışana, bazen aile bile kendi biçiminde.

Ama ayrılmanın maliyeti yüksekse bu cümle fazla rahat. Yıllarca emek verilen topluluktan çıkmak sosyal çevreyi kaybetmek olabilir. İşten ayrılmak kirayı ödeyememek anlamına gelebilir. Platformdan çıkmak müşteriyi kaybetmek, ülkeden çıkmak ise bütün hayatı bırakmak demek olabilir.

İktidarı azaltan kurumun belki en zor ölçüsü burada: İnsan ona hayır dediğinde ne oluyor?

Ayrılabilmek kadar içeride kalıp itiraz edebilmek de önemli. Yoksa “özgürlük” sürekli güçlü olanın koyduğu koşulu kabul etmek ile her şeyi terk etmek arasında seçim haline gelir.

Küçük kurum da baskıcı olabilir

Merkezi eleştirdiğimizde yereli, devleti eleştirdiğimizde topluluğu, şirketi eleştirdiğimizde kooperatifi kolayca idealize edebiliriz. Oysa küçük yerde sosyal baskı daha yoğun, yakın ilişkiler daha boğucu, görünmez liderlik daha güçlü olabilir.

Büyük kurumun sorunu mesafe ve bürokrasi; küçük kurumun sorunu yüz yüze baskı ve kişiselleşme olabilir. Dijital kurum hız sağlar ama kararın kaynağını görünmezleştirebilir.

Demek ki ölçeğin kendisi özgürlük garantisi değil. Her ölçek başka bir iktidar biçimi üretiyor.

Belki bu yüzden iktidarı azaltan tek mimari yok. Önemli olan yapının kendi kör noktasını tanıyabilmesi. Küçük topluluk “biz zaten yatayız” diyerek, büyük kurum “biz zaten profesyoneliz” diyerek eleştirinin önünü kapattığında güç rahatlıyor.

İktidarın tamamen bittiği gün gelmeyebilir

Bu serinin başından beri iktidarı bir yerde yakalayıp ortadan kaldırılabilecek tek nesne gibi düşünmenin neden zor olduğunu gördük. Devlette, işyerinde, ailede, algoritmada, bilgide, mülkiyette, uzmanlıkta ve hatta direnişin kendi içinde yeniden ortaya çıkabiliyor.

Bu düşünce karamsar olmak zorunda değil. İktidar her yerdeyse hiçbir şey değişmez sonucu çıkmıyor. Tam tersine, değişimin de tek bir büyük güne bağlı olmadığını düşündürüyor.

Bir kurum bütçesini açtığında, görevini devredebildiğinde, yanlış kararını geri alabildiğinde, yeni gelenin konuşmasına yer açtığında veya “Bu konuda son söz bende olmamalı” diyebildiğinde küçük ama gerçek bir şey değişiyor.

Belki iktidarı azaltan kurum, sonunda kusursuz hale gelen kurum değildir. Kendi gücünden sürekli biraz rahatsız olan kurumdur.

İnsanların birlikte yaşamak için düzen kurması gerekecek. Asıl soru belki düzenden kaçmak değil. Kurduğumuz düzenin bir gün bize “Ben artık sizin kararınız değilim, siz benim uygulayıcılarımsınız” demesini nasıl zorlaştıracağımız.

Paylaş

Bu yazı yalnızca bu dilde mevcut.

Yorumlar · Yorum yok

Yorum yapmak için giriş yapın.

  • Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Bülten

Yeni yazılardan haberdar olmak için e-posta adresinizi bırakın.

Çerezler. Ziyaret istatistiklerini tutmak için çerez kullanıyoruz. Reddetseniz de siteyi olduğu gibi okuyabilirsiniz. Gizlilik ve Çerez Politikası