Maaş hayatı sürdürmek için gerekli; ama hayat sürekli maaş kazanmak için erteleniyorsa denklem kapanmıyor. Anlam, her sabah coşkuyla uyanmak değil; verdiğimiz zamanın nereye gittiğini bilmek ve o yön üzerinde söz sahibi olmaktır.
Sabah alarm çalıyor, hazırlanıyor, yola çıkıyor ve günün büyük bölümünü işte geçiriyoruz. Akşam eve döndüğümüzde ertesi güne hazırlanacak kadar zaman kalıyor. Bu döngü yıllarca sürdüğünde insan yalnız yorulmuyor; “Bütün bunları neden yapıyorum?” sorusuyla karşılaşıyor. İşin gelir sağlaması bu soruyu tamamen susturmuyor. Maaş hayatı sürdürmek için gerekli, fakat hayatın kendisi sürekli maaş kazanmak için erteleniyorsa denklem kapanmıyor. İşe gidip gelmenin anlam krizi, bireyin motivasyon eksikliğinden çok zamanımızla ürettiğimiz dünya arasındaki bağın kopmasından doğuyor.
Yol da çalışmanın parçası değil mi?
Çalışma süresi çoğu zaman işyerine girişle başlar, çıkışla biter. Oysa insanın işe hazırlanması, yolda geçirdiği saatler ve eve döndükten sonra toparlanması da işin hayatından aldığı zamandır. Büyük kentlerde her gün iki veya üç saat ulaşımda geçebilir. Bu süre için ücret alınmaz; yine de çalışan onu iş nedeniyle harcar. Konut fiyatları insanları merkezin dışına ittikçe işin görünmeyen zaman maliyeti düşük gelirlilerin üzerine daha fazla yüklenir.
Uzaktan çalışma bu kaybı azaltabilir, fakat iş ile ev arasındaki fiziksel sınırı da ortadan kaldırır. Bilgisayar kapanır ama bildirimler devam eder; çalışan “nasıl olsa evde” olduğu için her an ulaşılabilir sayılır. Yolculuk ortadan kalkarken zihinsel mesai uzayabilir. Sorun yalnız nerede çalıştığımız değil, işin zamanımız üzerinde ne kadar hak iddia ettiğidir.
Anlamsız iş diye bir şey var mı?
Bir iş toplum için açıkça yararlı olduğunda insan yorgunluğunu daha kolay anlamlandırabilir. Fakat çalışan yaptığı görevin kimseye gerçek katkı sunmadığını, yalnız kurum içindeki süreci veya görünüşü sürdürdüğünü düşündüğünde farklı bir tükenme yaşar. Rapor başka bir rapor üretmek, toplantı sonraki toplantıyı planlamak ve performans kaydı çalışıldığını kanıtlamak için yapılır. İnsan yoğun olabilir ama ürettiği sonuca inanmaz.
Bu durumda sorun tembellik değildir. Tam tersine, insan enerjisini anlamsız bulduğu bir faaliyete vermek zorunda kaldığı için yorulur. Kurumun dili görevi stratejik ve vazgeçilmez göstermeye çalıştıkça yaşanan gerçeklikle resmî anlatı arasındaki mesafe büyür. Çalışan yalnız iş yapmakla kalmaz, işin anlamlı olduğuna inanıyormuş gibi davranmak zorunda kalır. Duygusal rol, görevin kendisi kadar tüketici olabilir.
Hayat neden hafta sonuna erteleniyor?
Çalışma haftası zamanı ikiye böler: Katlanılması gereken günler ve yaşanması beklenen kısa aralıklar. Pazartesiden cumaya enerji işte harcanır; hafta sonuna dinlenme, dostluk, bakım, öğrenme ve kişisel işler sığdırılır. Fakat yorgunluğu gidermek ve yeni haftaya hazırlanmak bu zamanın önemli bölümünü alır. İnsan özgür zamanında gerçekten ne istediğini keşfetmek yerine çalışma kapasitesini onarır.
Tatil de benzer biçimde yıl boyunca çalışabilmenin ödülü ve aracı olur. Birkaç gün içinde yoğun biçimde dinlenmek, gezmek ve mutlu olmak beklenir. Sonra yeniden düzene dönülür. Hayatın anlamı sürekli gelecekteki hafta sonuna, tatile, terfiye veya emekliliğe ertelendiğinde bugün yalnız geçilmesi gereken koridora dönüşür. Ertelemenin sonundaki dönem geldiğinde ise insan ne yapmak istediğini unutmuş olabilir.
Tutkunu işe dönüştür baskısı
Anlam krizine verilen popüler cevap, sevdiğin işi bulmaktır. “Tutkunu işe dönüştürürsen bir gün bile çalışmış sayılmazsın” denir. Bu söz insanın becerisiyle işi arasında bağ kurma arzusunu yakalar; fakat sorunun bütün yükünü bireye bırakır. Her gerekli iş tutku nesnesi olamaz ve herkes ilgi alanından geçim sağlayamaz. Üstelik sevilen faaliyet piyasaya bağlandığında teslim tarihi, müşteri ve gelir baskısı onun anlamını değiştirebilir.
Tutku dili sömürüyü de kolaylaştırabilir. Sanat, medya, akademi ve yardım alanlarında insanlar işi sevdikleri için düşük ücrete, belirsiz saate ve güvencesizliğe razı olmaya çağrılır. İtiraz ettiklerinde yeterince adanmış olmadıkları söylenir. İşveren yalnız emek değil, çalışanın kimliğini ve sevgisini de talep eder. Oysa anlamlı işin karşılığı ücretsiz fedakârlık değil; insanın katkısını sürdürebileceği adil koşullardır.
Bireysel kaçış neden yetmiyor?
İşini bırakıp kırsala taşınmak, serbest çalışmak veya daha sade yaşamak bazı insanlar için gerçek bir çıkış olabilir. Fakat herkesin borcu, bakım yükü, sağlığı ve güvenlik ağı aynı değildir. Bireysel kaçış hikâyeleri yapısal sorunu kişisel cesaret testine dönüştürebilir. Çıkabilen özgür, kalan korkak görünür. Oysa toplumun gerekli işlerini birileri yine yapacaktır; mesele onları geride bırakmak değil, nasıl düzenlendiklerini değiştirmektir.
Anlam krizine ortak cevap; çalışma saatini azaltmak, ulaşım yükünü paylaşmak, işyerinde karar gücünü artırmak ve geçimi tek bir işverene bağımlılıktan kurtarmaktır. İnsan ürettiği şeyin sonucunu görebilmeli, gereksiz görevlere itiraz edebilmeli ve iş dışındaki hayatı için yalnız kırıntı zaman almamalıdır. İşin anlamı yönetim sunumuyla verilmez; kişinin yaptığı faaliyetin ihtiyacını, sonucunu ve ortaklarını tanıyabildiği ilişkide oluşur.
İşe gidip gelmenin döngüsü bütünüyle ortadan kalkmayabilir. Hayat her zaman bazı zorunlu ve sıkıcı görevler içerecek. Fakat zorunlulukların kimin üzerinde toplandığı, ne kadar sürdüğü ve nasıl kararlaştırıldığı değişebilir. Çalışma yaşamı tüketen bir bekleme odası olmak zorunda değil. Anlam, her sabah coşkuyla uyanmak değil; verdiğimiz zamanın nereye gittiğini bilmek, bu yön üzerinde söz sahibi olmak ve yaşamak için çalışırken yaşamayı sürekli sonraya bırakmamaktır.