Bilgiye güvenmek ortak yaşamın zorunluluğudur; bilene itaat etmek değil. Asıl sorun uzmanların yanılması değil, yanılmazlık makamına yerleştirilmeleridir.
Hayatımız, hiçbirimizin tek başına öğrenemeyeceği kadar karmaşık bilgiye dayanıyor. Bir köprünün güvenliğini, ilacın etkisini veya yazılım sisteminin açığını her seferinde kendimiz değerlendiremeyiz. Uzmanlara güvenmek yalnızca kolaylık değil, ortak yaşamın zorunluluğudur. Fakat bilgiye duyulan ihtiyaç, bilen kişiye itaat etmemiz gerektiği anlamına gelir mi? Uzmanlık nerede rehberlik olmaktan çıkarak hayatımız üzerinde hüküm kurma yetkisine dönüşür?
Bilgi eşitsizliği kaçınılmaz, üstünlük değil
Bir hekim beden hakkında hastadan daha geniş bilimsel bilgiye sahip olabilir. Hasta ise kendi ağrısını, korkusunu ve hayat koşullarını bilir. Tedavi kararı bu iki bilginin karşılaşmasını gerektirir. Uzmanlık yalnızca diplomaya ait bilgiye değer verip kişinin deneyimini geçersiz saydığında ilişki tek yönlü hâle gelir.
Her alanda benzer bir ayrım vardır. Mühendis yapının hesabını bilir ama o yapıda yaşayacak insanların ihtiyaçlarını tek başına belirleyemez. Ekonomist model kurabilir fakat işsizliğin bedelini yaşayanların yerine hangi kaybın kabul edilebilir olduğuna karar veremez. Bilgi, kararın önemli bir parçasıdır; karar hakkının tamamı değildir.
Teknik görünen kararların siyaseti
Yöneticiler tartışmalı tercihleri “uzmanların gereği” olarak sunmayı sever. Böylece bütçenin nereye ayrılacağı, hangi riskin alınacağı ve bedeli kimin ödeyeceği siyasi tartışmanın dışına çıkarılır. Oysa uzman aynı veriler içinden farklı hedeflere göre farklı öneriler üretebilir. Verimlilik, eşitlik, güvenlik ve özgürlük her zaman aynı sonuca götürmez.
“Bilim böyle söylüyor” cümlesi, bilimin sunduğu bulgularla toplumun vermesi gereken değer kararlarını birbirine karıştırabilir. Bilim bir uygulamanın muhtemel sonuçlarını açıklayabilir; hangi sonucun ahlaken kabul edileceğine tek başına karar vermez. Bu ayrım unutulduğunda uzmanlık, siyasetin sorumluluğunu saklayan bir perde olur.
Uzman yanıldığında ne olur?
Uzmanlar da kurumların, kariyer teşviklerinin ve dönemlerinin önyargılarının içindedir. Bilimsel bilgi değişebilir; dün kesin görünen öneri bugün tartışmalı hâle gelebilir. Bu durum uzmanlığı değersizleştirmez. Tam tersine, bilginin eleştiri ve düzeltmeyle geliştiğini gösterir.
Sorun uzmanların yanılması değil, yanılmazlık makamına yerleştirilmeleridir. Kararın gerekçesi açıklanmıyor, farklı uzmanlar konuşamıyor ve etkilenenler soru sorduğunda bilgisizlikle suçlanıyorsa bilgi otoriteye dönüşmüştür. Güven, eleştirisiz teslimiyet değil; yöntemin, kanıtın ve belirsizliğin açıkça paylaşılmasıyla kurulmalıdır.
Uzman düşmanlığı da özgürleştirmez
Uzman otoritesini eleştirmek, her görüşü eşit derecede doğru saymak anlamına gelmez. Yıllarca araştırma yapmış bir insanın bilgisiyle internette rastlanan iddiayı aynı düzeye koymak, güçlü çıkar gruplarının işine yarayabilir. Kanıtı rahatsız edici bulanlar kendilerine uygun “alternatif gerçekler” üretebilir.
Burada ihtiyaç duyulan şey uzmanlığın kaldırılması değil demokratikleştirilmesidir. Bilgi erişilebilir biçimde paylaşılmalı, çıkar çatışmaları açıklanmalı, bağımsız değerlendirmeler mümkün olmalı ve sonuçlardan etkilenen insanların deneyimleri sürece katılmalıdır. Uzmanın makamı değil, sunduğu kanıt ve yöntem tartışmanın merkezinde bulunmalıdır.
Yetki geçici ve sınırlı olmalı
Acil durumlarda hızlı karar gerekebilir. Ameliyathanede veya yangın anında uzun tartışmalar yürütülemez. Ancak acil yetki belirli görev ve süreyle sınırlı olmalıdır. Bir alandaki beceri, insanın başka alanlarda da yönetme hakkı bulunduğunu göstermez. Bilim insanının siyasi tercihleri, yöneticinin sağlık tavsiyesi veya teknoloji sahibinin toplumsal değerleri sırf makamı nedeniyle üstün sayılmamalıdır.
Uzmanlığı güvenilir kılan, hesap vermekten muaf olması değil, denetlenebilir olmasıdır. “Bilmiyorum” diyebilmesi, belirsizliği saklamaması ve yanlışını düzeltebilmesi otoritesini zayıflatmaz; bilginin sınırlarını dürüstçe gösterir.
Bilene danışmak akıllıcadır. Ancak düşünme sorumluluğumuzu ona bıraktığımız anda yalnızca karar hakkımızdan değil, kendi hayatımızın öznesi olma hakkından da vazgeçmeye başlarız.