Proudhon'un sözü kimsenin evindeki eşyayı hedef almaz; sahipliğin kullanımın ötesine geçip düzenli gelir ve başkaları üzerinde karar gücü üretmesini hedefler. Yasa bir sahipliği tanıyor diye ilişkinin adil olduğu sonucuna varamayız.
Proudhon’un “Mülkiyet hırsızlıktır” sözü, iki kelimeyi bilerek birbirine çarptırır. Hırsızlık ancak mülkiyet varsa anlamlıdır; birinin hakkı olan şey izinsiz alınır. O hâlde mülkiyetin kendisi nasıl hırsızlık olabilir? Sözün amacı insanların kullandığı her eşyayı gayrimeşru ilan etmek değil, mülkiyetin masum ve doğal bir hak olduğu inancını sarsmaktır. Proudhon, özellikle sahibine çalışmadan gelir ve başkaları üzerinde karar gücü sağlayan mülkiyeti hedef alır. Bir insanın yaşamını sürdürdüğü evle, başkalarının barınma ihtiyacından kira toplayan büyük mülk; kendi kullandığı araçla, başkalarının emeğini yönetmeye yarayan üretim aracı aynı toplumsal ilişki değildir.
Hırsızlık nerede başlıyor?
Bir toprak parçasının çevresine sınır çekip “Burası benim” dediğimizde yalnız nesneyi sahiplenmeyiz; başkalarının oraya erişimini de yasaklarız. Bu dışlama toplum tarafından tanındığında sahiplik kalıcılaşır. İlk el koymanın nasıl gerçekleştiği zamanla unutulur, miras ve satış yoluyla el değiştirince meşru görünür. Proudhon’un kışkırtıcı sorusu şudur: Herkesin ihtiyaç duyduğu ve kimsenin üretmediği toprağın sınırsız özel hakka dönüşmesi hangi adaletle açıklanabilir?
Benzer soru üretim için de geçerlidir. Fabrikanın sahibi araçları sağlamış olabilir; fakat ürün çok sayıda çalışanın ortak emeğiyle ortaya çıkar. Buna rağmen üretimden kalan fazlanın ve işyerinin geleceğine ilişkin kararın tek elde toplanması, hukuken hırsızlık sayılmaz. Proudhon, yasanın koruduğu bu el koymayı görünür kılmak için hırsızlık kelimesini tersine çevirir. Yasa bir sahipliği tanıyor diye ilişkinin adil olduğu sonucuna varamayız; çünkü yasayı da mevcut güç ilişkileri biçimlendirir.
Kişisel kullanım ile gelir sağlayan mülk
Bu söz en kolay, “O zaman evimizdeki eşyalar da mı çalıntı?” itirazıyla reddediliyor. Oysa mülkiyet eleştirisinin önemli damarları kişisel sahiplik ile özel mülkiyet arasında ayrım yapar. Kullandığımız, hayatımızı sürdürdüğümüz ve başkasının emeğini yönetme aracı olmayan şeyler kişisel güvenliğimizin parçasıdır. Birinin evine veya eşyasına keyfî biçimde el koymak özgürleştirici değil, yeni bir tahakkümdür.
Eleştirilen şey, sahipliğin kullanımın ötesinde düzenli gelir ve yönetim gücü üretmesidir. Bir evde yaşamakla onlarca evi kiraya vermek, kendi atölye aracını kullanmakla yüzlerce insanın üretim araçlarına erişimini kontrol etmek farklıdır. İkinci durumda mülk, sahibinin çalışmasına ihtiyaç duymadan başkalarının gelirinden pay almasını sağlar. Hırsızlık benzetmesinin hedefi nesne değil, bu ilişki içinde kimin emek verdiği ve kimin sonuç üzerinde hak kazandığıdır.
Kira, faiz ve kâr neden tartışmalı?
Mülkiyet sahibine yalnız elindeki varlığı koruma değil, o varlığa erişim karşılığında gelir talep etme hakkı verir. Kiracı barınmak, borçlu kaynak kullanmak, çalışan üretmek için sahibin koşullarını kabul eder. Savunusu açıktır: Mülk sahibi risk almış, birikim yapmış veya varlığı satın almıştır. Fakat başlangıçtaki birikimin kaynağı, riskin kimler arasında paylaşıldığı ve getirinin ne zaman makul karşılığı aşarak kalıcı ayrıcalığa dönüştüğü çoğu zaman konuşulmaz.
Bir işletme zarar ettiğinde çalışan işini kaybedebilir; yani risk yalnız sermaye sahibine ait değildir. Kiracı yıllarca ödeme yaptığı hâlde ev üzerinde hak kazanmaz; mülkün değeri arttığında kazanç sahibine kalır. Borçlu faiziyle birlikte aldığı paradan fazlasını geri verirken alacaklı gelecekteki emeğin bir bölümüne hak kazanır. Bu ilişkilerin hepsi otomatik olarak haksız değildir; bakım, yatırım ve gerçek risk karşılık gerektirebilir. Ancak mülkiyetin sırf mülkiyet olduğu için sınırsız ve süresiz gelir üretmesi sorgulanmalıdır.
Devlet mülkiyetin karşıtı değil, güvencesidir
Mülkiyet çoğu zaman devlet müdahalesinden önce gelen doğal bir hak gibi anlatılır. Oysa tapunun, sözleşmenin ve şirket payının anlamlı olabilmesi için bunları tanıyan kayıtlar, mahkemeler ve yaptırım gücü gerekir. Bir evin boş tutulabilmesi, üzerinde yaşayan kişinin çıkarılabilmesi veya patent sahibinin başkasının üretimini durdurabilmesi kamusal güç sayesinde mümkündür. Devlet piyasaya dışarıdan karışmaz; mülkiyetin sınırlarını çizerek piyasanın temelini kurar.
Bu gerçek, bütün kaynakların devletleştirilmesini haklı çıkarmaz. Devlet mülkiyeti de karar gücünü uzak bir bürokraside toplayabilir ve kullanan insanları sözsüz bırakabilir. Özel sahipten alınan yetki yurttaşa geçmeyip memura aktarılıyorsa tahakküm yalnız biçim değiştirmiş olur. Proudhon’un eleştirisi hem özel mülk sahibinin hem de merkezî devletin insanın üretimi üzerindeki egemenliğine kuşkuyla yaklaşır.
Çalmak yerine ilişkiyi değiştirmek
“Mülkiyet hırsızlıktır” sloganını tek başına bırakmak kolay bir öfke üretir ama çözüm göstermez. Asıl mesele, barınma ve kişisel kullanım güvenliğini korurken kaynakların başkaları üzerinde hüküm kurma aracına dönüşmesini engellemektir. Kooperatifler, çalışan mülkiyeti, müşterek yönetim, kullanım hakkı, sınırlı miras ve toprak ortaklıkları gibi farklı modeller bu gerilime cevap arar. Hiçbiri kendiliğinden kusursuz değildir; ortak yapıların da bürokrasi, eşitsiz katılım ve sorumsuzluk üretme ihtimali vardır.
Slogan yine de değerini korur, çünkü bize yasal sahiplikle adalet arasındaki boşluğu hatırlatır. Bir şeyin satın alınmış olması, onu mümkün kılan geçmiş emeği, ortak altyapıyı ve başkalarının ihtiyacını ortadan kaldırmaz. Hırsızlığı yalnız yasaklanmış el koyma olarak tanımlarsak, yasanın izin verdiği büyük aktarımları göremeyiz. Sormamız gereken, herkesin eşyasını kimin alacağı değil; birilerinin yalnız sahip olduğu için başkalarının emeği ve yaşamı üzerinde neden kalıcı söz hakkı kazandığıdır.