Aykırı Medya
Eylem ve Örgütlenme

Prefigüratif Siyaset: Araç, Amacı Nasıl Yaşatır?

Kurmak istediğin dünyanın ilişkilerini bugünden yaşat. Çünkü sonunda kuracağımız dünya, yalnızca ne istediğimizden değil, ona doğru yürürken birbirimize nasıl davrandığımızdan oluşacaktır.

Siyasi hareketlerin en eski açmazlarından biri, güzel bir gelecek adına bugünün kötü yöntemlerine ne kadar başvurulabileceğidir. Eşit bir toplum kurmak için katı bir hiyerarşi kabul edilebilir mi? Özgürlük adına itaat istenebilir mi? Şiddetin olmadığı bir dünya, insanları korkutarak kurulabilir mi? “Şimdilik” denilen baskı gerçekten geçici kalır mı, yoksa hareketin içine yerleşip geleceğin biçimine mi dönüşür? Tarih, bu sorulara rahat cevaplar vermiyor. İyi amaçların, kullanılan araçları kendiliğinden iyi yapmadığını defalarca gördük.

Prefigüratif siyaset denen yaklaşım tam bu gerilime bakar. Sözcük ilk karşılaşmada akademik ve uzak gelebilir ama anlattığı şey oldukça basittir: Kurmak istediğin dünyanın ilişkilerini bugünden mümkün olduğunca yaşat. Eşitlik istiyorsan örgütlenmeni eşitlikçi kur; özgürlük istiyorsan insanlardan körü körüne itaat bekleme; dayanışmayı savunuyorsan içeride rekabeti ödüllendirme. Gelecek yalnızca bildirilerde tarif edilen bir hedef değildir. Toplantının nasıl yürütüldüğünde, paranın nasıl paylaşıldığında, eleştirinin nasıl karşılandığında ve kimsenin görmek istemediği işlerin kime bırakıldığında şimdiden belirmeye başlar.

Amaç, kullanılan araçtan ayrı durmuyor

“Önce iktidarı alalım, sonra özgürleşiriz” düşüncesinin çekici bir yanı var. Bugünün sert koşullarında yataylıkla, uzun tartışmalarla ve geniş katılımla uğraşmak yavaşlatıcı görünebilir. Karşıdaki güç merkezi son derece örgütlü ve acımasızken, ona karşı mücadele edenlerin daha disiplinli, daha merkezi ve daha hızlı olması gerektiği söylenir. Geçici bir komuta düzeni kurulur; eleştiriler uygun zamana ertelenir; kararların dar bir kadro tarafından alınması zorunluluk diye açıklanır. Gelecekte bütün bunların kaldırılacağına inanılır.

Fakat araç dediğimiz şey yalnızca hedefe giden yolda kullanılıp sonra bırakılan nötr bir eşya değildir. İnsanların davranışlarını, beklentilerini ve birbirleriyle ilişkisini biçimlendirir. Yıllarca emir vererek çalışan bir kadro, zafer sabahı kendiliğinden dinlemeyi öğrenmez. Sürekli itaat eden insanlar da bir kararnameyle özgür yurttaşlara dönüşmez. Gizliliğin, kuşkunun ve cezalandırmanın normal olduğu bir örgüt, hedefe ulaştığında birdenbire açık ve güvenli bir topluluk olmaz. Yol boyunca üretilen alışkanlıklar, varılacak yerin malzemesine dönüşür.

Prefigüratif siyaset bu nedenle “Her koşulda kusursuz olalım” çağrısı değildir. Baskı altında örgütlenen insanların güvenlik ihtiyacını, hızlı karar gerektiren anları veya gerçek güç eşitsizliklerini yok saymaz. Sadece zorunluluk adı verilen her yöntemin geleceğe bıraktığı izi görmemizi ister. Bugün kurduğumuz ilişkinin yarın ortadan kalkacağını varsaymak yerine, yarının büyük ölçüde o ilişkiden doğacağını hatırlatır.

Toplantıdaki gelecek

Bir hareketin nasıl bir dünya istediğini anlamak için yalnızca programını okumak yetmez; toplantısına bakmak gerekir. Kimler konuşuyor, kimlerin sözü yarıda kesiliyor, gündemi kim hazırlıyor, karar daha masaya gelmeden nerede biçimleniyor? Çay kimin tarafından hazırlanıyor, notları kim tutuyor, yeni gelen biri ne kadar sürede kendini içeride hissedebiliyor? Büyük özgürlük cümleleriyle gündelik davranışlar arasındaki mesafe bazen bütün siyasal metinlerden daha açıklayıcıdır.

Yatay olduğunu söyleyen bir toplulukta birkaç deneyimli kişinin sürekli son sözü söylemesi mümkündür. Resmî lider bulunmaması, liderliğin ortadan kalktığı anlamına gelmez; yalnızca hesap sorulmasını zorlaştırabilir. Benzer biçimde görevleri herkese açık bırakmak da eşit paylaşım yaratmayabilir. Kendine güvenenler görünür görevleri alırken bakım, temizlik ve takip işleri aynı kişilere kalabilir. Prefigüratif yaklaşım, yapının kendisi hakkında sürekli düşünmeyi bu yüzden önemli görür. İlke ilan etmek yetmez; ilkenin gündelik karşılığını kurmak gerekir.

Bu, hareketleri bitmeyen iç tartışmalara kapatmak anlamına gelmemeli. Her hatayı bir ahlak sınavına çevirmek, küçük bir topluluğu kolayca tüketir. Ama “Asıl mesele daha büyük” diyerek içerideki iktidar ilişkilerini sürekli ertelemek de dışarıda karşı çıkılan düzenin içeride yeniden üretilmesine yol açar. Geleceğin provası dediğimiz şey gösterişli değildir; bazen toplantı süresini kısaltmak, çocuklu katılımcılar için imkân yaratmak veya hep aynı kişinin konuşmasını nazikçe durdurmak kadar sıradandır.

Küçük ölçekli deneyler dünyayı değiştirir mi?

Kooperatifler, müşterek bostanlar, dayanışma mutfakları, özgür yazılım toplulukları, ortak bakım ağları ve katılımcı kültür alanları prefigüratif siyasetin sık verilen örnekleridir. Bunlar henüz gelmemiş bir düzenin bazı ilişkilerini bugünün içinde denemeye çalışır. İnsanlar yalnızca başka bir dünya talep etmez; üretimi, paylaşımı veya kararı başka türlü düzenleyebileceklerini gösterir.

Bu girişimlere yöneltilen haklı bir itiraz vardır: Küçük ve korunaklı adacıklar, büyük ekonomik düzeni gerçekten değiştirebilir mi? Bir kooperatif piyasanın ortasında ayakta kalmak için diğer işletmeler gibi davranmaya başlayabilir. Gönüllü emek üzerine kurulan dayanışma ağı, en fazla zamanı olanların sırtında yürüyebilir. Ortak yaşam alanı, toplumdaki sınıfsal ayrıcalıkları farkında olmadan içine taşıyabilir. Birkaç yüz kişinin başka türlü yaşaması, milyonlarca insanı belirleyen mülkiyet ve devlet ilişkilerini ortadan kaldırmaz.

Prefigüratif siyasetin değeri bu deneyleri kusursuz gelecek modelleri saymakta değildir. Onları hem öğrenme alanı hem de daha geniş mücadelelerin maddi dayanağı olarak görmektedir. Grevdeki işçiye yemek sağlayan bir dayanışma mutfağı yalnızca geleceğin güzel bir örneği olmaz; bugünkü mücadelenin dayanma gücünü artırır. Ortak kullanılan bir mekân yalnızca alternatif yaşam alanı değildir; insanların buluşup örgütlenebileceği bir zemin yaratır. Küçük deney, dış dünyadan kaçışa dönüştüğünde etkisi daralır; dışarıdaki mücadeleyle bağ kurduğunda ise beklenmedik ölçüde büyüyebilir.

Saflık arayışının tuzağı

Araçlarla amaçların uyumunu önemsemek kolayca bir saflık yarışına dönüşebilir. Kim daha yatay, kim daha tutarlı, kimin gündelik hayatı savunduğu ilkelere daha uygun? Bu yarış başladığında siyaset, insanların birlikte dönüşebileceği bir alan olmaktan çıkar; doğru yaşayanların yanlış yaşayanları sınadığı dar bir çevreye dönüşür. Oysa hiçbirimiz kurmak istediğimiz dünyanın dışında yetişmedik. Rekabeti, cinsiyet rollerini, otoriteye sığınmayı ve başkasının emeğini görmemeyi mevcut toplumun içinde öğrendik. Bunlardan bir toplantı kararıyla arınmamız mümkün değil.

Prefigürasyon kusursuz insanlarla başlayamaz. Tam tersine, kusurlarımızla birlikte başka ilişkiler kurmayı öğrenme çabasıdır. Bir yapının hata yapmaması değil, hatayla nasıl karşılaştığı önemlidir. Eleştiri hemen ihanet sayılıyor mu? Zarar gören kişi konuşabildiğinde dinleniyor mu? Sorumluluk alan biri ömür boyu damgalanmadan davranışını değiştirebiliyor mu? Hesap verme ile cezalandırma, güvenlik ile dışlama arasındaki çizgi nasıl kuruluyor? Geleceğin ahlakı en çok bu zor anlarda sınanır.

Bu nedenle prefigüratif siyaset, insanların birbirine sürekli ders verdiği bir doğruluk rejimi değil; iktidarı görünür kılan ve dönüşümü mümkün tutan bir ilişki biçimi olmalıdır. Aksi hâlde özgürlük adına yeni bir disiplin, eşitlik adına yeni bir statü düzeni kurulabilir.

Gelecek bugünden sızar

Siyaseti yalnızca büyük zafer anlarına bağladığımızda hayatın çoğunu bekleme odasında geçiririz. Devrimden sonra, seçim kazanılınca, doğru yönetim gelince, ekonomik şartlar düzelince başka türlü davranacağımızı söyleriz. O zamana kadar bugünün hiyerarşilerine, hoyratlığına ve küçük adaletsizliklerine katlanırız. Fakat beklerken de bir hayat yaşanır ve o hayat bizi biçimlendirir.

Prefigüratif siyaset, geleceği bugüne bütünüyle getirebileceğimizi iddia etmez. Devletin, piyasanın ve köklü eşitsizliklerin ortasında kurulmuş hiçbir küçük alan bunların etkisinden tamamen kurtulamaz. Yine de geleceği yalnızca uzak bir hedef olarak bırakmaz. Her ortak kararda, her dayanışma ilişkisinde ve iktidarın paylaşılmasına yönelik her küçük düzenlemede ondan bir parça kurmaya çalışır.

Belki asıl mesele, amacımıza ulaşmak için hangi araçların “mubah” olduğunu sormaktan önce, kullandığımız araçların bizi kimlere dönüştürdüğünü sormaktır. Çünkü sonunda kuracağımız dünya, yalnızca ne istediğimizden değil, ona doğru yürürken birbirimize nasıl davrandığımızdan oluşacaktır.

Paylaş

Yorumlar · Yorum yok

Yorum yapmak için giriş yapın.

  • Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Bülten

Yeni yazılardan haberdar olmak için e-posta adresinizi bırakın.