Karşı koymamak, kötülüğü kabul etmek değil; onun yöntemini tekrar etmemekti. İktidar yalnızca yukarıdan uygulanan zorla değil, aşağıdan verilen gündelik itaatle de beslenir.
Tolstoy denildiğinde çoğumuzun aklına kalın romanlar, Rus aristokrasisi ve uzun kış geceleri geliyor. Oysa hayatının son döneminde Tolstoy yalnızca edebiyatın büyük yazarı değil, devlet, kilise, mülkiyet ve şiddet üzerine huzursuz edici sorular soran radikal bir düşünürdü. Ününü, servetini ve ait olduğu sınıfı giderek daha ağır biçimde sorguladı. Onu asıl ilgilendiren, insanın şiddete karşı olduğunu söyleyip gündelik hayatını şiddet üzerine kurulmuş kurumlara emanet etmesindeki çelişkiydi.
Tolstoy’un şiddetsizlik anlayışı basitçe kibar olmak, çatışmadan kaçınmak veya her koşulda sessiz kalmak değildi. Devletin savaş, ceza ve zor kullanma kapasitesinin sıradan insanların itaatiyle ayakta durduğunu düşünüyordu. Asker emre uyduğu, vergi veren kişi savaşın maliyetini karşıladığı, memur baskıcı kuralı uyguladığı ve yurttaş bütün bunları kaçınılmaz saydığı için şiddet düzeni sürüyordu. Bu nedenle değişimin başlangıcını iktidarı ele geçirmekte değil, insanın kendi eliyle haksızlığa katılmayı reddetmesinde aradı.
Kötülüğe şiddetle karşı koymamak ne demek?
Tolstoy’un düşüncesinin merkezinde, kötülüğe şiddet kullanarak karşı koymama ilkesi vardır. Bu ifade ilk bakışta kötülük karşısında edilgen kalmak gibi anlaşılabilir. Bir insan saldırıya uğruyorsa onu savunmamak, baskıcıya yol vermek veya haksızlığa sessiz kalmak mı gerekir? Şiddetsizlik hakkındaki tartışmaların en zor noktası da burada başlar.
Tolstoy için karşı koymamak, kötülüğü kabul etmek değildi; kötülüğün yöntemini tekrar etmemekti. Haksız emre uymamak, savaşa katılmamak, insanları cezalandıran kurumlarda görev almamak ve sömürüden yararlanmamak güçlü bir direnç biçimiydi. İnsan, baskıcıyı öldürerek onun kurduğu şiddet mantığını tersinden sürdürmek yerine, bu mantığın kendisi üzerindeki hükmünü kırmalıydı. Böyle bakıldığında şiddetsizlik pasiflik değil, itaati geri çekme kararıdır.
Yine de burada kolay çözülemeyen bir sorun kalır. Kendi uğradığımız şiddet karşısında bedel ödemeyi seçebiliriz; peki başkasına yönelen şiddet karşısında ne yapacağız? Bir çocuğu, saldırıya uğrayan bir kadını veya hedef gösterilen bir topluluğu yalnızca saldırganın vicdanına seslenerek korumak her zaman mümkün değildir. Tolstoycu ilkenin en sert eleştirisi, savunmasız kişilerin bedelini onlar adına belirleme riskidir. Şiddetsizliği bir başkasına “Sen de karşılık verme” diye öğütlediğimiz anda ahlaki tutumumuz kolayca ayrıcalıklı bir seyirciliğe dönüşebilir.
Devletin görünmez şiddeti
Tolstoy’un bugün hâlâ güçlü görünen yanı, şiddeti yalnızca kanlı ve olağanüstü olaylarda aramamasıdır. Devlet çoğu zaman şiddeti düzen, güvenlik ve hukuk dili içinde görünmez kılar. Bir insanın hapse kapatılması, zorla askere alınması, yerinden edilmesi veya yaşamını sürdürecek kaynaklardan mahrum bırakılması resmî prosedürle yapıldığında şiddet değilmiş gibi algılanabilir. Üniforma, mühür ve mahkeme kararı uygulanan zorun ahlaki ağırlığını azaltmaz; yalnızca onu meşru gösterir.
Bu bakış günümüz için de rahatsız edicidir. Uzakta yürütülen savaşın görüntülerini izleyip üzülürken onu mümkün kılan ekonomik ve siyasal düzenle bağımızı görmezden gelebiliriz. Bir ürünün ucuzluğunun hangi çalışma koşullarına, rahatlığımızın kimin güvencesizliğine veya sınır güvenliğinin hangi insanların ölümüne dayandığını bilmeden yaşayabiliriz. Şiddet, doğrudan elimizle uygulamadığımızda hayatımızdan çıkmış olmaz.
Tolstoy bu ortaklığı kişisel vicdanın konusu hâline getirir. “Ben yalnızca emri uyguladım” ya da “Herkes böyle yapıyor” sözlerini ahlaki mazeret saymaz. Kurumlar karar verir ama o kararları uygulayan yine insanlardır. Bu vurgu önemli olduğu kadar ağırdır; çünkü yapısal bir sorumluluğu tek tek bireylerin omzuna bırakma tehlikesi taşır. İnsanların iş, ceza, yoksulluk ve dışlanma korkusuyla itaat ettiğini hesaba katmadan yapılan vicdan çağrısı, kahramanlığı herkes için zorunlu tutabilir.
İktidarı almak yerine itaati çekmek
Tolstoy devrimci hareketlerin devlet iktidarını ele geçirme arzusuna da kuşkuyla bakıyordu. Şiddet araçlarını kullanarak kurulan yeni yönetimin, eski baskının yerini başka bir baskıyla dolduracağından korkuyordu. Devleti ele geçirip iyilik için kullanma fikri ona göre, şiddet makinesinin insanı değiştiren gücünü küçümsüyordu. Dün özgürlük adına mücadele eden kişi, bugün emir verme konumuna geçtiğinde kendi zorunu gerekli ve haklı görebilirdi.
Bu nedenle onun çizgisinde devrim, sarayın veya hükümet binasının alınmasından önce insanların işbirliğini geri çekmesiyle başlar. Asker savaşmayı, memur haksız emri, yurttaş baskıya hizmet eden görevi reddettiğinde iktidarın elindeki araçlar işlememeye başlar. Bu düşünce daha sonra farklı coğrafyalardaki şiddetsiz direniş anlayışlarını etkiledi. Fakat Tolstoy’un yaklaşımını tek başına büyük toplumsal hareketlerin reçetesi saymak doğru olmaz. Onun güçlü yanı hazır strateji vermesinden çok, araç ile amaç arasındaki ahlaki bağı keskin biçimde göstermesidir.
İtaati çekmek dışarıdan göründüğü kadar bireysel değildir. Tek bir askerin emri reddetmesi ağır biçimde cezalandırılabilir; kitlesel ret ise savaş makinesinin çalışmasını durdurabilir. Tek bir çalışanın haksız uygulamaya katılmaması işini kaybetmesine yol açabilir; ortak ret, kuralı uygulanamaz hâle getirebilir. Vicdanın siyasal güce dönüşmesi için dayanışmaya ihtiyacı vardır. Aksi hâlde sistem, tek tek dürüst insanları kolayca ezer ve yerlerine başkalarını koyar.
Sevgi siyaseti yeterli mi?
Tolstoy’un düşüncesinde sevgi, yalnızca kişisel bir duygu değil, toplumsal ilişkinin temelidir. İnsan başkasını araç olarak kullanmadığında, onun yaşamını kendi amacı uğruna feda etmediğinde şiddetin kökü zayıflar. Düşmanı insanlığın dışına atmak yerine onun da dönüşme ihtimalini korumak gerekir. Şiddetsizlik, karşı tarafın bedenini yok etmektense onun itaatini, meşruiyetini ve vicdan rahatlığını sarsmayı hedefler.
Fakat sevgi dili siyasal çatışmanın gerçek eşitsizliğini örtebilir. Baskı görene öfkesini bırakmasını söylemek, ondan baskıcıyla ahlaki bir eşitlik içinde davranmasını istemek haksızlık olur. Öfke her zaman nefret değildir; çoğu zaman uğranan haksızlığın doğru adını koyma gücüdür. Barış çağrısı da adalet talebini susturmak için kullanılabilir. Güçlü olan, kendi şiddeti görünmez kalsın diye zayıftan sakinlik bekleyebilir.
Tolstoy hattını bugün ciddiye almak, onun bütün cevaplarını olduğu gibi tekrarlamak değil, bu gerilimi açık tutmaktır. Şiddetsizlik mağdurdan sessizlik isteyen bir ahlak değilse anlamlıdır. Sevgi, çatışmayı gizlemek yerine insanı yok etmeden çatışmayı sürdürebiliyorsa siyasal değer taşır. Affetme, sorumluluğun yerini almamalı; uzlaşma, zararın tanınmasından önce gelmemelidir.
Şiddetsizlik bir masumiyet belgesi değildir
Bir hareket kendisini şiddetsiz ilan ettiğinde otomatik olarak haklı olmaz. İnsanlar hakaret etmeden dışlanabilir, fiziksel güç kullanılmadan aç bırakılabilir, sakin bir bürokrasi diliyle hayatları dağıtılabilir. Şiddetsiz yöntem kullanan bir grup da içeride baskıcı, ayrımcı ve buyurgan olabilir. Şiddetsizlik yalnızca elde silah bulunmaması değil, başkasının yaşamı üzerinde nasıl güç kurulduğuna dair sürekli bir sorgudur.
Aynı şekilde, her türlü maddi müdahaleyi şiddet saymak kavramı anlamsızlaştırır. Bir duvara yazı yazmakla bir insanı yaralamayı aynı kategoriye koyduğumuzda, mala verilen zarar insan bedenine verilen zararla eşitlenir. Bu eşitleme çoğu zaman mülkiyeti insandan daha değerli gören düzenin işine yarar. Tolstoycu ahlaktan öğrenilecek şey, eşyaları kutsamak değil, insanı amacın aracı hâline getirmemektir.
Tolstoy’un şiddetsizlik düşüncesi bugün bütün sorularımıza cevap vermiyor. Özsavunmanın sınırı, başkalarını koruma sorumluluğu ve kurumsal şiddete karşı etkili örgütlenme konusunda ciddi boşluklar bırakıyor. Yine de kolayca geçiştiremeyeceğimiz bir soru soruyor: Karşı çıktığımız düzenin yöntemlerini kullandığımızda, gerçekten onu mu yıkıyoruz, yoksa başka adlarla yeniden mi kuruyoruz?
Şiddetsizlik belki temiz ellerle tarihin dışında kalmak değildir. Tam tersine, şiddetle örülmüş bir dünyanın içinde kendi payımızı görmek ve bu payı azaltacak ortak cesareti kurmaktır. Tolstoy hattının hâlâ canlı olan tarafı burada bulunuyor: İktidarın yalnızca yukarıdan uygulanan zorla değil, aşağıdan verilen gündelik itaatle beslendiğini hatırlatmasında.