Aykırı Medya
Eylem ve Örgütlenme

Yasayı Çiğnemek Ne Zaman Meşrudur?

En dürüst ölçü şu olabilir: ihlal, yapan kişiye ayrıcalık mı sağlıyor, yoksa hiç tanımadığı insanların da daha özgür ve eşit yaşayabileceği bir alan mı açıyor?

Yasayı çiğneyen kişinin nedenini dinlemeden önce ona suçlu demeye alışığız. Hukuk düzeni ortak hayatın sınırlarını çizdiğine göre bu sınırı aşan kişinin yanlış yaptığı varsayılıyor. Fakat aynı toplum, geçmişte yasa dışı sayılan bazı eylemleri yıllar sonra cesaret örneği olarak anabiliyor. Yasak grevler, özgürlük yürüyüşleri, sansüre rağmen yayımlanan metinler ve ayrımcı kurallara karşı yapılan ihlaller bugün çoğu insan için ahlaken savunulabilir görünüyor. Demek ki bir davranışın yasa dışı olması, onun neden yanlış olduğunu tek başına açıklamıyor.

Buradan “Herkes doğru bulmadığı yasayı çiğnesin” sonucuna atlamak kolay ama tehlikelidir. Ortak kurallar, güçlülerin keyfî davranışını sınırlayabilir; trafikten çalışma hakkına kadar pek çok alanda birbirimizi öngörebilmemizi sağlar. Bir kişinin vicdanı da yanılmaz değildir. Irkçı, cinsiyetçi veya başkalarının hayatını küçümseyen biri de kendi inancını ahlaki hakikat sayabilir. Bu nedenle yasayı çiğnemenin meşruiyeti yalnızca “Ben doğru olduğuna inanıyorum” cümlesine bırakılamaz.

Yasa ile adalet neden ayrılır?

Hukuk, gökten inen tarafsız kurallar bütünü değildir. Belirli bir zamanda, belirli güç dengeleri içinde insanlar tarafından yapılır. Toplumdaki mücadeleleri, korkuları, ayrıcalıkları ve kazanımları taşır. Bir yasa temel hakları koruyabilir; başka bir yasa mülkiyet sahibinin çıkarını evsiz kalan kişinin yaşamından üstün tutabilir. Aynı hukuk düzeni bir alanda iktidarı sınırlarken başka bir alanda onu güçlendirebilir.

Bu yüzden “Kanun kanundur” sözü aslında ahlaki tartışmayı bitirme girişimidir. Yasanın nasıl çıkarıldığını, kimi koruduğunu ve bedelini kimin ödediğini sormamızı engeller. Fakat yasa ile adalet arasındaki farkı kabul etmek, hukuku tümüyle değersiz saymayı gerektirmez. Tam tersine, adil hukuk talebini mümkün kılar. Eğer yürürlükte olan her şey tanımı gereği doğru olsaydı hukuk reformunun, anayasal denetimin ve hak mücadelesinin anlamı kalmazdı.

Yasayı çiğnemenin meşru olabileceği ilk durum, kuralın açıkça temel bir haksızlık üretmesi veya insanı bu haksızlığa ortak olmaya zorlamasıdır. Fakat “açıkça” sözcüğü sandığımız kadar kolay değildir. Herkes kendi zararını temel hak ihlali gibi gösterebilir. Bu nedenle karar yalnızca kişisel rahatsızlığa değil, başkalarının eşit özgürlüğü, yaşamı ve onuru üzerindeki etkiye bakmalıdır.

Kime zarar geliyor, kim korunuyor?

Bir yasa ihlalini değerlendirirken en yararlı sorulardan biri, eylemin yükünü kimin taşıdığıdır. Güçlü bir kurumun işleyişini aksatmakla rastgele insanların güvenliğini tehlikeye atmak aynı değildir. Bir şirketin haksız uygulamasını durdurmak için girişini kapatmak, çalışanları hedef almakla; ayrımcı bir hizmeti reddetmek, o hizmete muhtaç kişileri cezalandırmakla aynı ahlaki zeminde durmaz.

Ama zarar hesabı da yalnızca eylemin hemen görünen sonucuna indirgenemez. Yolun kısa süre kapanması görünür bir rahatsızlık yaratırken, protesto edilen çevre tahribatının yıllar boyunca ürettiği zarar gündelik hayatın içine dağılmış olabilir. Grev bir hizmeti aksatır; fakat kötü çalışma koşullarının çalışanlarda ve hizmet alanlarda oluşturduğu sürekli zarar çoğu zaman normal kabul edilir. Mevcut düzenin zararı görünmez, onu kesintiye uğratan eylemin zararı ise anında görünür olur.

Meşruiyet tartışması bu iki zararı birlikte görmelidir. Eylem mümkün olan en az zararla etkili olmayı hedefliyor mu? Savunmasız kişilerin çıkış yolu korunuyor mu? Rahatsızlık doğrudan sorumlulara mı yöneliyor, yoksa kolay hedeflere mi aktarılıyor? Eylemciler eleştiriye açık mı? “Amaç haklı” cümlesi başkalarının maruz kaldığı her bedeli önemsizleştiriyorsa, mücadele karşı çıktığı iktidarın diline yaklaşmış demektir.

Başka yollar var mıydı?

Yasa ihlalinin meşruiyetinde zorunluluk ve ölçülülük önemli ölçülerdir. Aynı sonuç daha az riskli, daha kapsayıcı ve yasal bir yolla elde edilebiliyorsa ihlal daha zor savunulur. Fakat bu ölçü, itaatsizliği sonsuza kadar ertelemek için kullanılmamalıdır. İktidar her zaman yazılacak başka bir dilekçe, beklenecek başka bir kurul veya girilecek başka bir seçim gösterebilir. Haksızlık sürerken “henüz bütün yollar denenmedi” demek, fiilen mevcut durumun tarafını tutabilir.

Bir yolun kâğıt üzerinde bulunması ile gerçekten sonuç üretebilmesi farklıdır. Mahkemeye erişim pahalıysa, süreç yıllarca sürüyorsa veya karar uygulanmıyorsa hukuk yolu biçimsel olarak açık, pratikte kapalı olabilir. Medya yalnızca güçlülerin sesini duyuruyorsa basın açıklaması yapmak ifade özgürlüğünün varlığını kanıtlamaz. Meşruiyet değerlendirmesi, insanlardan sonuçsuz ritüelleri kaç kez tekrar etmelerinin beklendiğini de sormalıdır.

Öte yandan aciliyet her durumda aynı değildir. Geri dönüşü olmayan çevresel yıkım, yakın şiddet tehlikesi veya insanların yaşamını doğrudan etkileyen kararlar hızlı müdahaleyi gerektirebilir. Daha yavaş ilerleyen bir uyuşmazlıkta ise tartışma, örgütlenme ve yasal baskı için daha geniş zaman olabilir. Tek bir meşruiyet formülü yoktur; bağlamın ağırlığı tam da buradadır.

Kişisel vicdan yeter mi?

Vicdan, yasa ile ahlak ayrıldığında sığındığımız son yer gibi görülür. Fakat vicdanımız da toplumdan bağımsız oluşmaz. Aileden, dinden, milliyetçilikten, sınıfsal konumdan ve kişisel çıkarlardan etkilenir. Bir insan ayrımcı bir hizmet vermeyi reddederken de “vicdanım böyle söylüyor” diyebilir; baskıya ortak olmayı reddederken de. İki davranışı yalnızca samimiyet üzerinden ayıramayız.

Vicdani itirazın ahlaki gücü, başkalarının eşit haklarını genişletip genişletmediğine bakılarak değerlendirilmelidir. Kişi kendi özgürlüğünü korurken başkasının temel hakkını ortadan kaldırıyorsa vicdan, ayrıcalığın kalkanına dönüşür. Buna karşılık kendisine sağlanan avantajdan vazgeçiyor, haksızlığın yükünü azaltıyor veya başkalarının da özgür olabileceği bir ilkeyi savunuyorsa iddiası daha güçlüdür.

Kolektif tartışma bu yüzden önemlidir. Yasayı ihlal etme kararı bazen hızlı ve kişisel olmak zorunda kalsa da, sonrasında gerekçesini başkalarına açıklayabilmek gerekir. “Ben böyle hissettim” kamusal sonuçları olan bir eylem için yeterli değildir. Eylemin evrenselleştirilebilir bir ilkesi, yani yalnızca yapan kişinin çıkarına değil herkes için savunulabilir bir nedeni olmalıdır.

Meşruiyet zaferle ölçülmez

Başarılı olan yasa ihlallerini sonradan haklı görme eğilimindeyiz. Kazanan direniş hareketi kahramanlaşır; başarısız olan ise maceracılık diye anılır. Oysa bir eylemin sonuç vermesi onun ahlaken doğru olduğunu kanıtlamaz. Güçlü gruplar da yasa dışı yöntemlerle istediklerini elde edebilir. Aynı biçimde yenilgi, eylemin haksız olduğunu göstermez. Bazı itirazlar kendi zamanında kaybeder ama toplumun ahlaki ufkunu yıllar sonra değiştirir.

Meşruiyet, eylemin popülerliğiyle de tam olarak ölçülemez. Çoğunluk uzun süre ağır haksızlıkları destekleyebilir veya onlardan habersiz yaşayabilir. Fakat eylemcinin kendisini otomatik olarak çoğunluktan üstün bir vicdan makamına yerleştirmesi de tehlikelidir. Haklı olduğuna inanmak, hesap verme sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Yasayı çiğnemek bazen meşru olabilir; hatta bazı koşullarda ahlaki bir zorunluluğa dönüşebilir. Fakat bu karar, romantik bir başkaldırı jesti değildir. Eylemin amacını, araçlarını, taşıdığı riski, başkalarına verdiği zararı, mevcut yolların gerçek etkisini ve savunduğu ilkenin herkes için ne anlama geldiğini birlikte düşünmeyi gerektirir.

Belki en dürüst ölçü şudur: İhlal, yapan kişiye ayrıcalık mı sağlıyor, yoksa hiç tanımadığı insanların da daha özgür ve eşit yaşayabileceği bir alan mı açıyor? Yasa karşısında itaatsizlik bazen adaletin sesi olabilir. Fakat o sesin gerçekten adalete ait olup olmadığını, yalnızca yüksek çıkmasından değil, kimin hayatını genişlettiğinden anlayabiliriz.

Paylaş

Yorumlar · Yorum yok

Yorum yapmak için giriş yapın.

  • Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Bülten

Yeni yazılardan haberdar olmak için e-posta adresinizi bırakın.