Aykırı Medya
Özgürlük ve Benlik

Berlin’in İki Özgürlük Kavramı: Hangisi Daha Tehlikeli?

Biri yüksek sesle “seni özgürleştiriyorum” der; öteki “kimse seni zorlamıyor” diyerek mecburiyeti kişisel tercih gibi gösterir. En tehlikeli olan, hangi özgürlük dilini kullanırsa kullansın, kararını açıklamak zorunda olmayan güçtür.

Isaiah Berlin’in negatif ve pozitif özgürlük ayrımı, felsefe kitaplarında kalmış eski bir sınıflandırma değil. Bugün devletin güvenlik gerekçesiyle hayatımıza ne kadar karışabileceğini, ekonomik eşitsizliğin özgürlüğü nasıl etkilediğini ya da “insanların iyiliği” adına alınan kararların nerede baskıya dönüştüğünü tartışırken aynı gerilimin içindeyiz. Negatif özgürlük bize dokunulmayan alanı, pozitif özgürlük ise hayatımızı gerçekten yönlendirebilme gücünü anlatıyor. İkisi de önemli, ikisi de kötüye kullanılabilir. Hangisinin daha tehlikeli olduğu sorusu bu nedenle iki kavramdan birini seçmekten çok, her birinin hangi koşulda kimin elinde bir iktidar aracına dönüştüğünü görmekle ilgili.

Negatif özgürlüğün çekici sadeliği

Negatif özgürlük ilk bakışta daha güvenli görünür: İnsanlara nasıl yaşamaları gerektiğini söylemeyin, önlerine zorla engel koymayın, mahrem alanlarına girmeyin. Bu yaklaşım yöneticilerin iyi niyetine güvenmek yerine yetkilerini sınırladığı için çok değerlidir. Tarih boyunca devletler, dinî kurumlar ve çoğunluklar kendi doğrularını başkalarına dayatırken “sizin iyiliğiniz” dilini kullandı. Negatif özgürlük bu dile kuşkuyla yaklaşır ve bireyin yanlış yapma hakkını bile korur. Bir hayatın bize yanlış görünmesi, onu yasaklama yetkisini kendimizde bulmamız için yeterli değildir.

Fakat bu sadelik bazen toplumsal gücü yalnız resmî yasakta görür. Devlet karışmıyorsa herkesin serbest olduğu varsayılır. Oysa serveti, mülkü, işi ve bilgiyi elinde tutanların başkalarının hareket alanını daraltması için her zaman yasa çıkarması gerekmez. Barınmanın piyasaya bütünüyle bırakıldığı bir yerde ev sahibinin serbestliği kiracının güvencesizliğine; çalışma koşullarının yalnız sözleşmeye bırakıldığı yerde işverenin özgürlüğü çalışanın mecburiyetine dönüşebilir. Engel koymayan devlet, eşitsizliğin ürettiği engelleri doğal kabul ederek aslında belirli bir düzeni koruyabilir.

Pozitif özgürlüğün büyük vaadi

Pozitif özgürlük bu kör noktaya itiraz eder. İnsanların yalnız hukuken serbest değil, fiilen seçim yapabilir olması gerektiğini söyler. Okula gitme hakkı, eğitim için zaman ve maddi imkân yoksa eksiktir. İşten ayrılma hakkı, işsizlik açlık anlamına geliyorsa zayıftır. Siyasete katılma hakkı, kararların kapalı çevrelerde alındığı ve insanların bilgiye ulaşamadığı bir düzende biçimsel kalır. Özgürlüğün yaşanabilmesi için sağlık, eğitim, gelir, barınma ve karar süreçlerine katılım gibi ortak koşullara ihtiyaç vardır.

Bu vaat güçlüdür çünkü özgürlüğü yalnız ayrıcalıklı insanların kullanabildiği bir hak olmaktan çıkarma potansiyeli taşır. Fakat tam da burada büyük bir tehlike doğar: İnsanların “gerçek çıkarını” bildiğini iddia eden bir güç, onları zorla özgürleştirmeye kalkabilir. Kişinin bugünkü sözü sahte bilinç, cehalet ya da zayıflık diye geçersiz sayılır; onun adına konuşan yönetici daha yüksek bir benliğin temsilcisi olur. Böylece özgürleştirme iddiası, itaat istemenin en asil kılığına dönüşür.

“Seni özgür olmaya zorluyoruz” cümlesi

Berlin’in pozitif özgürlüğe dönük temel kaygısı burada yoğunlaşır. Eğer insanın içinde akılcı ve gerçek bir ben ile arzularına kapılan aşağı bir ben bulunduğunu kabul edersek, birileri ilkini temsil ettiğini söyleyebilir. Devlet, parti, lider, uzman ya da aile “Sen şu anda ne istediğini bilmiyorsun; aslında istediğin şey bizim sana gösterdiğimizdir” diyebilir. Kişinin itirazı bile özgür olmadığının kanıtı sayılır. Bu mantıkta hiçbir karşı çıkış yöneteni yanlışlayamaz, çünkü yöneten kişinin kendisinden daha gerçek bir kişilik adına konuştuğunu iddia eder.

Bu tehlike bugün yalnız büyük ideolojilerde görülmüyor. Şirketler çalışanları “potansiyellerini gerçekleştirmek” adına kesintisiz ölçüyor; uygulamalar daha sağlıklı, üretken ve dengeli olmamız için davranışlarımızı puanlıyor; platformlar bizim için en yararlı içeriği seçtiklerini söylüyor. Bütün bunlar bazen işimize yarayabilir. Fakat ölçüyü kimin koyduğu, veriyi kimin kullandığı ve sistemden çıkmanın bedelinin ne olduğu konuşulmadığında, öz gelişim dili gönüllü gözetimi normalleştirir. İnsan kendi iyiliğinin projesine dönüştürülürken ne istediğini söyleme hakkını kaybedebilir.

Negatif özgürlüğün sessiz şiddeti

Yine de tehlikeyi yalnız pozitif özgürlükte aramak yanıltıcı olur. “Kimse kimseye karışmasın” ilkesi, başlangıçtaki eşitsizlikleri hesaba katmadığında güçlü olanın mevcut üstünlüğünü korur. Aç kalmamak için kötü sözleşmeyi imzalayan kişi hukuken zorlanmamış sayılabilir. Fakat zorun yalnız devlet emri biçiminde olmadığını biliyoruz. Yoksulluk, borç, bakım yükü ve barınma korkusu da seçenekleri daraltır. Negatif özgürlüğün saf biçimi, bu baskıları gönüllü sözleşme görüntüsü altında görünmez kılabilir.

Üstelik kamusal gücün geri çekildiği her alan özgür bireylerin karşılaşma alanına dönüşmez. Çoğu zaman özel iktidarlar büyür. Birkaç şirketin iletişim altyapısını kontrol ettiği dünyada devletin sansür uygulamaması tek başına ifade özgürlüğünü güvenceye almaz. Patronun çalışanı keyfî biçimde işten çıkarabildiği yerde devletin karışmaması, çalışana tarafsızlık değil yalnızlık getirir. Negatif özgürlük, ekonomik ve teknik iktidarı hesaba katmadığında baskının adresini değiştirir; onu ortadan kaldırmaz.

Tehlikeli olan kavramdan çok denetimsiz güç

O hâlde hangisi daha tehlikeli? Pozitif özgürlük, insanların gerçek benliği adına konuşan merkezi bir iktidarın elinde açıkça otoriterleşebilir. Negatif özgürlük ise eşitsizlikleri doğal sayan bir düzenin içinde güçlülerin serbestliğini sessizce güvence altına alabilir. Birincinin baskısı yüksek sesle “seni özgürleştiriyorum” der; ikincininki “kimse seni zorlamıyor” diyerek mecburiyeti kişisel tercih gibi gösterir. İkisinden birini bütünüyle reddetmek, diğerinin kör noktasına teslim olmaktır.

Belki güvenli yol, iki özgürlük anlayışını birbirini denetleyecek biçimde birlikte düşünmek. İnsanların mahremiyetine, düşüncesine ve yaşam tarzına müdahaleyi güçleştiren sınırlar gerekir. Aynı zamanda bu hakları kullanılabilir kılan maddi ve toplumsal koşullar da gerekir. Ne devlet ne şirket ne de çoğunluk bizim “gerçek benliğimiz” adına sınırsız konuşabilmeli; fakat yoksulluk ve bağımlılık da özgür seçim diye kutsanmamalı. En tehlikeli olan, hangi özgürlük dilini kullanırsa kullansın, kararını açıklamak ve itiraza açmak zorunda olmayan güçtür.

Paylaş

Yorumlar · Yorum yok

Yorum yapmak için giriş yapın.

  • Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Bülten

Yeni yazılardan haberdar olmak için e-posta adresinizi bırakın.