Bugün düşünce çoğu zaman yasakla değil, ne göreceğimizin sessizce seçilmesiyle biçimleniyor. Belki ilk adım, zihnimizin kapısında bir sansürcü aramak yerine dikkatimizi kimin yönettiğini sormaktır.
Düşünce denetimi denildiğinde akla önce yasak kitaplar, sansür kurulları, kapatılan gazeteler ve açık propaganda gelir. Bir yönetim hangi sözün söylenemeyeceğini belirler, itiraz edeni cezalandırır ve topluma tek bir doğru sunar. Bu biçimler hâlâ var ve etkileri küçümsenemez. Fakat günümüzde düşünce çoğu zaman daha incelikli yollarla biçimleniyor. Ne düşüneceğimizden önce neyi göreceğimiz, hangi konuyu konuşmaya değer bulacağımız ve hangi seçeneği gerçekçi sayacağımız belirleniyor.
Telefon ekranında önümüze gelen akış, haber başlıklarının dili, arama motorunun ilk sayfası, işyerinde kullanılmasına izin verilen kelimeler ve çevremizden dışlanma korkusu düşüncenin sınırlarını birlikte çiziyor. Kimse zihnimize doğrudan emir vermiyor. Hatta seçeneklerimiz hiç olmadığı kadar çok görünüyor. Yine de bazı fikirler sürekli tekrarlanırken bazıları ulaşılması zor, gülünç veya tehlikeli hâle geliyor. Düşünce denetiminin çağdaş gücü, çoğu zaman denetlendiğimizi hissettirmemesinden geliyor.
Sansür yalnızca susturmak değildir
Bir düşünceyi etkisizleştirmenin en kaba yolu onu yasaklamaktır. Fakat yasak bazen sözü daha görünür ve çekici hâle getirebilir. Daha etkili yöntem, önemli olanı gürültü içinde kaybetmek olabilir. Her dakika yüzlerce haber, yorum, video ve bildirimle karşılaştığımızda hiçbir şey üzerinde yeterince uzun duramayız. Bilgi saklanmamıştır; tersine, fazlasıyla ortadadır. Fakat dikkat parçalandığı için anlam kurmak zorlaşır.
Bir başka yöntem çerçevelemektir. Grev “ulaşımı felç etti”, gösteri “trafik çilesine yol açtı”, sosyal yardım “bütçeye yük oldu” diye anlatıldığında olayın hangi tarafından bakacağımız baştan işaretlenir. Söylenen bilgi tümüyle yanlış olmayabilir; trafik gerçekten aksar, bütçede maliyet gerçekten vardır. Fakat seçilen çerçeve, işçinin talebini veya yardımın toplumsal gereğini ikincil hâle getirir.
Sansür bu anlamda yalnızca cümlenin silinmesi değil, bazı cümlelerin anlamlı duyulacağı bağlamın ortadan kaldırılmasıdır. Bir konu sürekli güvenlik diliyle konuşulursa hak meselesi görünmez olur. Ekonomi yalnızca büyüme oranlarıyla anlatılırsa yaşam kalitesi ve dağılım tartışmanın dışına düşer.
Algoritma neyi düşünmeye değer buluyor?
Sosyal medya platformları bize kişisel bir dünya sunuyor. İlgilendiğimiz konuları, benzer görüşteki insanları ve hoşumuza gidecek içerikleri bulmak kolaylaşıyor. Fakat akış tarafsız bir ayna değil. Hangi içeriğin önümüze geleceğine, hangi hesabın görünür kalacağına ve hangi duygunun daha çok dolaşacağına platformun hedefleriyle çalışan sistemler karar veriyor.
Bu sistemlerin bizi belirli bir siyasi görüşe doğrudan ikna etmesi gerekmiyor. Öfke, korku ve çatışma daha fazla etkileşim üretiyorsa kamusal tartışmanın tonu kendiliğinden sertleşiyor. Karmaşık açıklamalar geride kalırken kesin ve düşmanca cümleler öne çıkıyor. Bir süre sonra karşı tarafın en kötü örneklerini bütün grup sanmaya başlıyoruz. Düşüncemiz içerikten önce ritim tarafından biçimleniyor: Hızlı tepki ver, tarafını seç, paylaş ve sıradakine geç.
Kişiselleştirme de görünmez bir sınır yaratıyor. Görmediğimiz seçeneği reddetmiş sayılmayız ama onu seçme imkânımız da olmaz. Herkes aynı internete baktığını sanırken farklı gerçekliklerle karşılaşıyor. Ortak bir olgu zemini zayıfladığında tartışma görüş ayrılığından çıkıp birbirinin dünyasını tanımama hâline geliyor.
İşyerinde düşüncenin dili
Düşünce denetimi yalnızca medya ve devletle ilgili değildir. Kurumların kendine özgü kelimeleri, çalışanların sorunları nasıl adlandırabileceğini belirler. İşten çıkarma “organizasyonel sadeleşme”, düşük ücret “rekabetçi paket”, aşırı çalışma “yüksek performans kültürü”, güvencesizlik “esneklik” diye adlandırıldığında yaşanan deneyim daha kabul edilebilir bir dile çevrilir.
Çalışan açıkça konuştuğunda cezalandırılmasa bile “negatif”, “uyumsuz” veya “çözüm odaklı değil” etiketiyle karşılaşabilir. Böylece itirazın içeriği yerine kişinin tutumu tartışılır. Toplantıda herkes fikrini söylemekte özgürdür ama hangi fikrin kariyere zarar vereceği bilinir. İnsan zamanla yalnızca sözünü değil, düşüncesini de ortama uygun hâle getirir. Söylemeyeceği şeyi düşünmek yorucu ve faydasız gelmeye başlar.
Benzer dil kamusal kurumlarda da görülür. Yurttaşın yaşadığı sorun, forma sığan kategoriye çevrilmeden işleme alınmaz. Sistemin tanımadığı deneyim görünmez kalır. Dil işlerin yürümesini sağlar ama aynı zamanda hangi gerçeğin kayda geçeceğine karar verir.
Kendi kendimizin sansürcüsü olmak
Açık baskı, karşısındaki gücü görünür kılar. İçselleştirilmiş denetim daha sessizdir. İnsan işini kaybetme, arkadaş çevresinden dışlanma, alaya alınma veya yanlış anlaşılma ihtimalini hesaplayarak sözünü daha doğmadan değiştirir. Bu her zaman korkaklık değildir; sosyal hayat kaçınılmaz biçimde başkalarını hesaba katmayı gerektirir. Fakat uyum sürekli hâle geldiğinde neyi gerçekten düşündüğümüzü kendimiz de ayırt edemeyebiliriz.
Çevrimiçi görünürlük bu baskıyı artırıyor. Yıllar önce söylenen bir cümle bağlamından koparılıp yeniden dolaşıma sokulabilir. Hata yapmanın kalıcı kayda dönüşmesi, insanları ya tamamen susmaya ya da grubunun hazır sözlerini tekrarlamaya itebilir. Güvenli cümle, düşünülmüş cümleden daha avantajlı olur.
Öte yandan “Ben kimseye aldırmam” tavrı da tam özgürlük değildir. İnsan çoğu zaman ait olduğu grubun onayını fark etmeden arar. Kendi çevremizin klişelerini tekrar ederken bağımsız düşündüğümüzü sanabiliriz. Düşünce üzerindeki baskıyı yalnızca karşı tarafın propagandasında aramak, bize en yakın denetimi görünmez bırakır.
Düşünce özgürlüğü için yalnızca yasakların kalkması yetmez
Düşünce özgürlüğü elbette ifade ve yayın yasaklarının kaldırılmasını gerektirir. Fakat konuşacak zamanı, güvenli ortamı, farklı bilgiye erişimi ve hata yapma hakkı olmayan kişi kâğıt üzerinde özgür olsa da düşüncesini geliştiremez. Sürekli geçim kaygısı yaşayan, her an bildirimlerle bölünen ve yalnızca kendi çevresinin sesini duyan zihin için özgürlük soyut kalabilir.
Bu nedenle özgür düşünce ortak altyapı ister. Bağımsız yayınlar, erişilebilir kütüphaneler, şeffaf algoritmalar, farklı görüşlerin hakaretsiz karşılaşabildiği alanlar ve itiraz edeni hemen cezalandırmayan kurumlar gerekir. İnsanların yalnızca konuşma hakkı değil, dinlenme ve düşüncesini değiştirme imkânı da korunmalıdır. Her yanlış cümlenin ömür boyu kimliğe dönüştüğü ortamda gerçek tartışma yaşayamaz.
Düşüncenin bütünüyle etkiden bağımsız olması mümkün değildir. Dilimiz, tarihimiz ve ilişkilerimiz içinde düşünürüz. Özgürlük hiçbir etkinin bulunmaması değil, etkilerin görünür, çoğul ve tartışılabilir olmasıdır. Bize ne düşüneceğimizi söyleyen tek bir merkez kadar, ne göreceğimizi sessizce seçen görünmez sistemlere de dikkat etmeliyiz. Belki ilk adım, zihnimizin kapısında bir sansürcü aramak yerine, dikkatimizi kimin yönettiğini sormaktır.