Aykırı Medya

Foucault: İktidar Her Yerdeyse Direniş Nerede?

“İktidar her yerde” cümlesi ilk duyulduğunda neredeyse umutsuz bir dünya tarif ediyor. Devlet, okul, hastane, aile, işyeri, dil, cinsellik, dijital platformlar…

“İktidar her yerde” cümlesi ilk duyulduğunda neredeyse umutsuz bir dünya tarif ediyor. Devlet, okul, hastane, aile, işyeri, dil, cinsellik, dijital platformlar… Her ilişkide güç varsa insan nereye kaçacak? Üstelik iktidar yalnız polis, patron veya yönetici gibi kolayca işaret edilebilen merkezlerde değilse, mücadele edilecek yer de belirsizleşiyor gibi görünüyor.

Foucault’nun düşüncesi bazen tam bu nedenle yanlış anlaşılıyor. İktidarın her yerde olduğunu söylemek, her şeyin aynı ölçüde baskı olduğu veya hiçbir şeyin değiştirilemeyeceği anlamına gelmiyor. Daha çok iktidarın yalnız tepede bulunan bir nesne olmadığını söylüyor. Güç ilişkileri insanların birbirleriyle kurduğu bağların içinde dolaşıyor; bilgi üretiminde, sınıflandırmada, norm koymada, kimin “normal” kabul edildiğinde ortaya çıkıyor. Bu bakış, iktidarı sarayın veya devlet binasının dışına çıkarıp gündelik hayatın içine sokuyor.

Müdür odasından çıkınca iktidar bitmiyor

Bir işyerinde yöneticinin emirleri elbette iktidardır. Fakat çalışanların birbirlerini performans puanlarıyla karşılaştırması, “iyi çalışan”ın nasıl davranması gerektiğine dair ortak beklentiler, sürekli çevrim içi görünme baskısı ve toplantıda kimin sözünün daha ciddi sayıldığı da çalışma hayatını biçimlendirir. Bunların hiçbiri tek başına patronun açık buyruğu değildir.

Benzer biçimde okulda yalnız öğretmenin not verme yetkisi değil, öğrencilerin birbirini “başarılı”, “tembel”, “sorunlu” diye ayırması da disiplin üretir. Hastanede yalnız doktorun kararı değil, hangi bedenin sağlıklı, hangi davranışın riskli, hangi yaşam biçiminin tedavi edilmesi gereken bir sapma sayıldığı da güç ilişkilerinin parçasıdır.

Bugün dijital platformlarda bunu daha çıplak görüyoruz. Kimse bize doğrudan “şu videoyu çek” veya “şu kadar süre çevrim içi kal” demeyebilir. Fakat görünürlük sistemi, puanlar, takipçi tepkileri ve algoritmik ödüller davranışları belli yönlere iter. Kullanıcı kendi isteğiyle üretir, aynı anda neyin görünür olduğunu öğrenerek kendini sisteme göre ayarlar. İktidar bazen emretmekten çok davranış alanını düzenler.

Her yerdeyse kim sorumlu?

Bu yaklaşımın bir tehlikesi var. İktidarı her ilişkiye yaydığımızda somut güç farklarını bulanıklaştırabiliriz. Patron ile çalışan, polis ile gösterici, ev sahibi ile kiracı aynı düzeyde güç sahibi değildir. Herkesin ilişkiler içinde bir miktar etkisi olması, kaynakların ve yaptırım kapasitesinin eşit dağıldığı anlamına gelmez.

“İktidar her yerde” cümlesi bu farkı silmek için kullanıldığında çok kullanışlı bir kaçış yoluna dönüşebilir: Hepimiz güç kullanıyoruz, öyleyse kimse özel olarak sorumlu değil. Oysa güç ilişkilerinin dağınık olması, yoğunlaşmış merkezlerin önemsiz olduğu anlamına gelmez. Devletin zor kullanma kapasitesi, şirketin işten çıkarma gücü veya platformun hesabı tek taraflı kapatabilmesi ile gündelik ilişkilerdeki küçük etkiler aynı terazide tartılamaz.

Foucault’nun açtığı alan daha çok şunu görmeye yarar: merkezi iktidar, aşağıdaki küçük pratikler olmadan tek başına çalışamaz. Kuralların hayat bulması için onları uygulayan, tekrarlayan, normalleştiren ve bazen birbirine uygulayan insanlara ihtiyaç vardır.

Direniş büyük bir gün beklemek zorunda değil

İktidar yalnız merkezde değilse direniş de yalnız merkezi ele geçirmekle sınırlı kalmaz. Bir işyerinde çalışanların ücret bilgisini birbirleriyle paylaşması, yönetimin gizli tuttuğu karşılaştırma gücünü zayıflatabilir. Bir hastanın dosyasını istemesi, başka görüş alması ve tedavi kararında söz sahibi olması küçük görünebilir ama uzmanlık ile hükmetme arasındaki mesafeyi açar. Bir mahallede insanların belediyenin hazır planını yalnız protesto etmek yerine kendi verilerini, haritalarını ve ihtiyaç listesini üretmesi kararın bilgi tabanını değiştirir.

Bu örneklerin hiçbiri iktidarı ortadan kaldırmaz. Zaten mesele tek hamlede güçsüz bir dünya yaratmak değildir. Daha çok belirli ilişkilerde neyin değiştirilebilir olduğunu görmektir. İktidarın gündelik hayata yayıldığını kabul etmek, gündelik hayatın da siyasal bir müdahale alanı olduğunu kabul etmektir.

Burada direnişin romantikleştirilmemesi de önemli. Her “hayır” özgürleştirici değildir. Bir grubun başka bir gruba uygulanan eşitlik kuralına direnmesi de mümkündür. Bir çalışanın ortak güvenlik önlemine karşı çıkması, yalnız otoriteye başkaldırdığı için otomatik olarak özgürlük üretmez. Direnişin kendisi de kimin hareket alanını genişlettiği, kimin üzerinde yeni bir baskı kurduğu açısından tartışılabilir.

Normların küçük fabrikaları

Foucault’nun en kalıcı etkilerinden biri, iktidarın yasaklardan çok normlarla çalışabileceğini göstermesidir. İnsanlara yalnız “bunu yapma” denmez; nasıl bir insan olmaları gerektiği de anlatılır. Verimli çalışan, iyi öğrenci, sağlıklı beden, makbul yurttaş, uygun kadın, güçlü erkek, sorunsuz kullanıcı… Bu kategoriler tek bir merkezden çıkmayabilir. Reklam, okul, aile, uzman dili, sosyal medya ve arkadaş çevresi birbirini besleyebilir.

Normların gücü, insanın dışarıdan zorlandığını her zaman hissetmemesidir. Kişi kendisini isteyerek düzeltir, ölçer, kıyaslar. Akıllı saat günlük hareket hedefini hatırlatır; işyeri uygulaması performans grafiğini gösterir; sosyal medya etkileşim oranını sunar. Ölçüm başlı başına baskı değildir. Fakat hayatın değeri sürekli puanlara çevrildiğinde insan kendisini bu göstergelerin gözüyle görmeye başlayabilir.

Direniş bazen tam burada başlar: ölçütün doğal olmadığını fark etmek. “Başarı” neden böyle tanımlandı? Bu puanı kim oluşturdu? Neden hız kaliteye tercih edildi? Neden görünür olmak değerli sayılıyor? Sorular, normun kendiliğindenliğini bozar. Bir şey tartışılabilir hâle geldiğinde, değişmez olma gücünün bir kısmını kaybeder.

Kaçacak dışarısı yoksa

İktidarın dışında tamamen temiz bir alan aramak cazip olabilir. Fakat bir topluluk kurulduğunda orada da sözü daha çok dinlenenler, bilgiye daha erken ulaşanlar, zamanı daha bol olanlar ortaya çıkabilir. Resmî lider olmayınca iktidarın yok olduğunu sanmak, görünmez liderliği daha da korunaklı hâle getirebilir.

Bu yüzden “yatayız” demek yerine, kimin konuşamadığına bakmak daha açıklayıcı olabilir. Görevler gerçekten dönüşüyor mu? Bilgi birkaç kişinin elinde mi? Toplantıya gelemeyenler kararın dışında mı kalıyor? İtiraz eden kişi sorun çıkaran olarak mı görülüyor? Bir topluluk kendisini özgürlükçü ilan ettiğinde bu sorular ortadan kalkmaz; belki daha da önemli hâle gelir.

İktidar her yerdeyse direnişin tek adresi de yoktur. Bu ilk bakışta yorucu bir cevap. Ama başka bir tarafı da var: değişim için tek bir büyük kapının açılmasını beklemek gerekmiyor. Gücün yoğunlaştığı her yerde onu dağıtacak küçük açıklıklar bulunabilir. Bazen bunlar bir sendika, bazen açık bilgi, bazen görev dönüşümü, bazen bir kişinin “bunun neden böyle olduğunu bilmiyorum” demesi kadar sıradan şeylerdir.

Belki Foucault’nun bıraktığı asıl rahatsızlık şudur: İktidar yalnız başkalarının yaptığı bir şey değilse, özgürlük de yalnız başkalarının iktidardan çekilmesini bekleyerek kurulamaz. İçinde bulunduğumuz ilişkilerin nasıl işlediğine bakmak zorundayız; özellikle de kendimizi en özgür sandığımız yerlerde.

Paylaş

Yorumlar · Yorum yok

Yorum yapmak için giriş yapın.

  • Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Bülten

Yeni yazılardan haberdar olmak için e-posta adresinizi bırakın.

Çerezler. Ziyaret istatistiklerini tutmak için çerez kullanıyoruz. Reddetseniz de siteyi olduğu gibi okuyabilirsiniz. Gizlilik ve Çerez Politikası