Aykırı Medya
Düşünce ve Eleştiri

Foucault: İktidar ve Bilgi

İktidar yalnızca yasaklamaz; kimlikler, bilgiler ve “normal insan” tarifleri de üretir. Birileri hakkımızda “doğru”yu söylediğinde, bu doğrunun hayatımız üzerinde ne yapma yetkisi ürettiğini de sormak gerekir.

İktidarı düşündüğümüzde gözümüz genellikle yukarıya gider. Devlet başkanı, bakan, patron, komutan, okul müdürü ya da aile reisi… Birinin emir verdiği, diğerinin itaat ettiği açık bir ilişki ararız. Bu bakış yanlış değildir ama eksiktir. Çünkü hayatımızı biçimlendiren kararların önemli bir bölümü doğrudan emir gibi gelmez. Dosyalar, sınavlar, teşhisler, performans ölçümleri, istatistikler ve “normal” kabul edilen davranış tarifleri üzerinden işler. Kimse bize açıkça “Böyle biri ol” demese de hangi özelliklerin başarılı, sağlıklı, güvenilir veya tehlikeli sayıldığını öğreniriz.

Michel Foucault’nun iktidar ve bilgi üzerine düşüncesi tam bu görünmeyen alana bakar. Bilginin yalnızca dünyayı tarafsız biçimde açıklamadığını, insanları sınıflandıran ve yönetilebilir hâle getiren pratiklerle iç içe geçtiğini gösterir. Bu, “Bilim yalandır” veya “Her bilgi propagandadır” gibi kolay bir sonuca çıkmaz. Daha zor bir soru sorar: Bir şeyin bilgi olarak kabul edilmesini sağlayan kurumlar, ölçüler ve uzmanlıklar hangi iktidar ilişkileri içinde çalışıyor?

İktidar yalnızca yasaklayan bir el değil

Geleneksel iktidar görüntüsünde hükümdar “yapma” der, yasa sınır çizer ve ceza itaatsizi durdurur. Foucault, modern iktidarın yalnızca yasaklamadığını; aynı zamanda ürettiğini vurgular. Davranış biçimleri, kimlikler, uzmanlık alanları ve normal insan tarifleri üretir. Okul yalnızca bilgiyi aktarmakla kalmaz; öğrenciyi not, devam, dikkat ve disiplin ölçüleriyle belirli bir özneye dönüştürür. Hastane yalnızca tedavi etmez; bedeni gözlemlenebilir, karşılaştırılabilir ve kayda geçirilebilir bir vaka olarak kurar. Hapishane yalnızca kapatmaz; suçluyu incelenecek ve düzeltilecek bir kişilik tipi hâline getirir.

Bu kurumların hiçbir işlevi olmadığı söylenemez. Eğitim, tedavi ve güvenlik gerçek ihtiyaçlardır. Foucault’nun katkısı, iyi amaçların içinde bile iktidarın nasıl çalıştığını görmemizi sağlamasıdır. Bir uygulama yararlı olduğu için tarafsız olmaz. Hastanın iyileşmesi istenirken sözü önemsizleşebilir; öğrencinin gelişimi ölçülürken tek bir başarı kalıbına zorlanabilir.

İktidar bu yüzden yalnızca kötü niyetli insanların sahip olduğu bir araç değildir. Kurallarda, mekânın düzeninde, kimin konuşup kimin dinlendiğinde ve hangi bilginin kayda değer sayıldığında dolaşır. Müdür değişse de sistem aynı davranışı üretebilir. Sorunu yalnızca “kötü kişi”ye bağlamak, kişiyi değiştirdikten sonra neden aynı ilişkinin sürdüğünü açıklayamaz.

Dosya bizi yalnızca anlatmaz, kurar

Modern insan hakkında giderek daha fazla kayıt tutuluyor. Okul notları, sağlık geçmişi, kredi puanı, iş performansı, adli kayıt, çevrimiçi davranış ve satın alma alışkanlıkları farklı sistemlerde birikiyor. Bu verilerin her biri bizim hakkımızda bir şey söyler. Fakat yalnızca mevcut kişiliğimizi yansıtmaz; önümüze açılan ve kapanan yolları da belirleyerek bizi biçimlendirir.

Bir öğrenci erken yaşta “başarısız”, bir çalışan “düşük performanslı”, bir mahalle “riskli” olarak sınıflandırıldığında bu tanımlar sonraki kararları etkiler. Daha az fırsat, daha yoğun gözetim veya daha düşük beklenti, ilk sınıflandırmayı doğrular görünen sonuçlar üretebilir. Ölçüm gerçeği kaydetmekle kalmaz, gerçeğin parçası olur. Dosyanın dili kişinin kendi hikâyesinden daha etkili hâle gelebilir.

Bugün algoritmik puanlama bu ilişkiyi daha görünmez yapıyor. Bir kredi başvurusunun, iş ilanının veya sosyal medya içeriğinin neden elendiğini bazen kararı veren kişi bile tam açıklayamıyor. “Sistem böyle hesapladı” cümlesi tartışmayı bitiriyor. Eski bürokratın önyargısı eleştirilebilirdi; matematiksel model ise nesnel görünerek aynı önyargıyı daha geniş ölçekte tekrarlayabilir. Bilginin sayıya dönüşmesi, onun siyasi sonuçlarını ortadan kaldırmaz.

Normalin ölçüsünü kim belirliyor?

Foucault için iktidar-bilgi ilişkisinin önemli alanlarından biri normalleştirmedir. İnsanlar yalnızca yasal ve yasadışı diye ayrılmaz; sağlıklı-hastalıklı, çalışkan-tembel, uyumlu-sorunlu, güvenli-riskli gibi sürekli derecelendirmelere tabi tutulur. Bu karşılaştırmaların bazıları gerçek ihtiyaçlara cevap verir. Bir hastalığı tanımak veya öğrencinin desteğe ihtiyaç duyduğu alanı görmek için ölçüm gerekir. Sorun, ölçünün tarihsel ve toplumsal niteliği unutulup tek doğru insan tarifine dönüşmesidir.

Normal sözcüğü çoğu zaman hem ortalamayı hem de olması gerekeni aynı anda taşır. Çoğunluğun davranışı ahlaki ölçü hâline gelir. Farklı olan yalnızca az rastlanan değil, düzeltilmesi gereken sayılabilir. Böylece iktidar cezadan önce öz değerlendirmemizde çalışır. Standart bedene, üretkenliğe, ilişkiye ve başarıya ulaşamadığımızda kendimizi eksik hissederiz.

Sosyal medyada bu normalleştirme yalnızca devlet veya uzman kurumu tarafından yapılmıyor. Milyonlarca insan birbirini beğeni, takip ve yorumlarla ölçüyor. Belirli yüzler, evler, ilişkiler ve çalışma biçimleri tekrarlandıkça arzu edilecek hayatın ölçüsü kuruluyor. Kimse bizi zorla o kalıba sokmuyor; kendimizi gönüllü olarak karşılaştırıyor, düzenliyor ve sunuyoruz.

Bilgiye karşı değil, bilginin siyasetine uyanık olmak

Foucault okumaları bazen tehlikeli bir kolaycılığa çekiliyor: Madem bilgi iktidarla ilişkili, o hâlde bütün doğrular eşit derecede şüphelidir. Bu yorum, kanıta dayalı bilgiyle uydurma iddiayı aynı seviyeye indirir. Oysa bilginin kurumsal koşullarını sorgulamak, gerçeğin bulunmadığını söylemek değildir. Tam tersine, bir iddianın nasıl üretildiğini, kim tarafından denetlendiğini ve hatanın nasıl düzeltildiğini daha dikkatli incelemeyi gerektirir.

Bir ilacın etkisini gösteren araştırmayla reklam metni aynı değildir. Fakat araştırmanın hangi soruyu sorduğu, kimleri örnekleme aldığı, kim tarafından finanse edildiği ve sonuçların nasıl kullanıldığı yine tartışılabilir. Bilimsel yönteme güvenmekle bilim insanlarını toplumsal denetimin dışında bırakmak aynı şey değildir. Eleştiri, uzmanlığı yok etmek değil, uzmanlığın hesap verebilir olmasını sağlamaktır.

Burada bilgiye erişim de önem taşır. Teknik dil yalnızca karmaşık gerçeği ifade etmek için değil, bazen karar alanını kapatmak için kullanılır. İnsanların kendi sağlık, çevre veya çalışma verisini anlayabilmesi, uzmanla eşit bilgiye sahip olması demek değildir; hayatı hakkında anlamlı söz söyleyebilmesinin koşuludur.

İktidar her yerdeyse direniş nerede?

İktidarı yalnızca tepede görmediğimizde ilk tepki karamsarlık olabilir. Eğer okulda, hastanede, dilde, bedende ve kendi düşüncemizde işliyorsa ondan nasıl çıkacağız? Foucault’nun yaklaşımı iktidarın her şeyi bütünüyle kontrol ettiği kapalı bir sistem anlatısı değildir. İktidarın ilişki içinde bulunduğu yerde direnme, tersine çevirme ve başka türlü kullanma ihtimali de vardır.

Bir sınıflandırmanın adını öğrenmek, ona mahkûm olmak anlamına gelmez. İnsanlar kendilerine yapıştırılan kimlikleri reddedebilir, yeniden tanımlayabilir veya dayanışma aracına dönüştürebilir. Hastalar tıbbi kararlara katılım isteyebilir, çalışanlar performans ölçülerini sorgulayabilir, öğrenciler öğrenmenin tek biçimini tartışmaya açabilir. Direniş yalnızca devlet sarayına yürümek değildir; hayatımızı tanımlayan küçük ölçülere müdahale etmektir.

Foucault bize iktidarın gizli bir merkezini gösterip onu yıkma reçetesi vermez. Daha rahatsız edici bir şey yapar: Kendi iyi niyetli kurumlarımızda, bilgilerimizde ve alışkanlıklarımızda iktidarın izini aramaya zorlar. Bu bakış kesin cevap sağlamaz ama önemli bir dikkat kazandırır. Birileri bizim hakkımızda “doğru”yu söylediğinde, yalnızca doğru olup olmadığını değil, bu doğrunun hayatımız üzerinde ne yapma yetkisi ürettiğini de sormaya başlarız.

Paylaş

Yorumlar · Yorum yok

Yorum yapmak için giriş yapın.

  • Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Bülten

Yeni yazılardan haberdar olmak için e-posta adresinizi bırakın.