Devletin elinden çıkan güç buharlaşmadı; sunuculara, ödeme ağlarına ve uygulama mağazalarına yerleşti. Belki çağımızın temel siyasi sorusu bizi kimin yönettiğinden önce, yönetildiğimizi fark edip etmediğimizdir.
Uzun süre iktidarı düşünürken gözümüzü devlete çevirdik. Kim yönetiyor, hangi yasa çıkıyor, polis kimin emrinde, vergi nereye gidiyor? Bu sorular hâlâ önemli. Fakat bugün hayatımızın büyük bir bölümünü etkileyen kararların hepsi parlamentolarda, bakanlıklarda ya da belediye meclislerinde alınmıyor. Ne göreceğimizi, kiminle konuşacağımızı, hangi işte çalışabileceğimizi, bir yere nasıl gideceğimizi ve hatta kendimizi başkalarına nasıl sunacağımızı belirleyen sistemlerin önemli bir kısmı özel şirketlerin elinde.
Bu değişim bazen özgürleşme gibi anlatıldı. Devletin hantal bürokrasisi yerine hızlı girişimler, tek tip kamu hizmeti yerine kişiselleştirilmiş seçenekler, resmî sınırlar yerine küresel ağlar gelecekti. Gerçekten de birçok alanda kolaylık ve çeşitlilik arttı. Fakat devletin elinden çıkan güç buharlaşmadı. Sunuculara, platformlara, ödeme ağlarına, uygulama mağazalarına ve veri merkezlerine yerleşti. Eskiden bir makamın kapısında beklerken bugün bir destek formunun otomatik cevabını bekliyoruz. Kapı değişti; bekleyen çoğu zaman yine biziz.
Yeni sınır kapıları
Dijital dünyaya sınırsız denilse de geçiş noktaları hiç az değil. Bir uygulamanın mağazada yer alıp alamayacağına, bir içerik üreticisinin gelir elde edip edemeyeceğine, küçük bir işletmenin ödeme kabul edip edemeyeceğine birkaç büyük altyapı sağlayıcısı karar verebilir. Bu kurumlar klasik anlamda devlet değildir; fakat sınır kapısına benzer bir işlev görür. Girişe izin verir, kuralları değiştirir, hesabı askıya alır ve çoğu zaman ayrıntılı gerekçe sunmak zorunda kalmaz.
Bir kamusal kararın en azından görünür bir hukuk dili vardır. Özel platform kararı ise “topluluk standartları”, “risk politikası” veya “ticari değerlendirme” gibi geniş ifadelerle açıklanabilir. İtiraz mekanizması otomatik olabilir; karşınızda kararın sorumluluğunu üstlenecek kimse bulunmayabilir. Şirket küresel ölçekte kamuya benzeyen bir güç kullanırken hukuken size yalnızca hizmet sunan özel taraf olarak kalır. Yetki büyür, sorumluluk aynı hızla büyümez.
Seçim yapmadan yönetilmek
Devlet yöneticilerini en azından belirli aralıklarla seçtiğimizi, yasaların kamusal tartışmaya açılabildiğini düşünürüz. Elbette pratikte bu denetim çoğu zaman zayıf, eşitsiz ve yetersizdir. Yine de siyasi iktidarın meşruiyet iddiası kamuya dayanır. Platformların yönetiminde ise böyle bir iddia bile yoktur. Yönetim kurullarını kullanıcılar seçmez, algoritma değişiklikleri oylanmaz, çalışma koşulları ortak müzakereye açılmaz.
Buna rağmen platformların kararları kamusal hayatı derinden etkiler. Bir haberin milyonlara ulaşması, bir toplumsal hareketin görünür olması, bir esnafın müşteri bulması ya da bir çalışanın günlük kazancı, açıklanmayan sıralama sistemlerine bağlı olabilir. Yönetiliyoruz, fakat yönetilen olduğumuz resmen kabul edilmiyor. Kullanıcı, müşteri veya “bağımsız çalışan” sayıldığımız için yurttaşın sahip olduğu itiraz dili de elimizden kayıyor.
Devlet ile şirket gerçekten karşıt mı?
Devlet ve teknoloji şirketlerini iki rakip güç gibi görmek de resmi eksik bırakır. Bazen çatışırlar; vergi, düzenleme, veri erişimi ve egemenlik konusunda karşı karşıya gelirler. Fakat sık sık birbirlerine ihtiyaç duyarlar. Devletler özel şirketlerin altyapısını, bulut hizmetlerini ve gözetim kapasitesini kullanabilir. Şirketler de mülkiyet haklarını, sözleşmeleri ve pazar hâkimiyetini devletin hukukuyla korur. Biri diğerinin alternatifi olmaktan çok, yeni bir iktidar ortaklığı kurabilir.
Bu ortaklıkta sınırlar bulanıklaştığında hesap sormak güçleşir. Devlet “teknik sistemi şirket işletiyor” diyebilir, şirket “yasal yükümlülüğü yerine getiriyoruz” cevabını verebilir. Yurttaş ise iki kapı arasında dolaşır. Gücün ağ biçiminde dağılması, sorumluluğun da dağılmasına neden olur. Herkes sürecin küçük bir parçasıdır; fakat ortaya çıkan büyük kararın sahibi yokmuş gibi görünür.
Çıkış özgürlüğünün sınırı
Özel bir hizmetten memnun değilsek kullanmayabileceğimiz söylenir. Bu, şirket gücünün devlet gücünden temel farkı olarak sunulur: Devletten kolayca çıkamayız, platformdan çıkabiliriz. Fakat bir hizmet gündelik hayatın altyapısına dönüştüğünde bu özgürlük zayıflar. Arkadaşlarınızın, müşterilerinizin, iş bağlantılarınızın ve yılların arşivinin bulunduğu bir platformu terk etmek yalnızca başka uygulamaya geçmek değildir. Toplumsal çevrenizin bir bölümünü geride bırakmaktır.
Aynı durum iş ve ödeme sistemlerinde daha sert biçimde görülür. Geliriniz belirli bir platforma bağlıysa hesabı kapatmak özgür bir tüketici tercihi sayılamaz. Alternatifler aynı kurallarla çalışıyorsa piyasa rekabeti de gerçek bir kaçış sunmaz. “Beğenmiyorsan kullanma” cümlesi, şehirdeki tek köprüyü özel şirket işletirken “öteki yakaya geçme” demeye benzer.
Gücü yeniden görünür kılmak
Güç devletten kaçtıysa onu yalnızca eski adresinde arayamayız. Kodun sahibine, altyapıyı işletene, sıralama ölçütünü belirleyene, veriyi elinde tutana ve başka bir sisteme geçişi zorlaştırana bakmalıyız. Fakat çözüm, bütün dijital alanı daha güçlü bir devlete teslim etmek de olamaz. Çünkü devletin denetim kapasitesi büyüdüğünde aynı araçlar bu kez daha merkezî ve zorlayıcı bir gözetim için kullanılabilir.
İhtiyacımız olan şey iktidarın adresini değiştirmekten çok, her adresteki iktidarı sınırlayacak güvenceler olabilir: veriyi taşıma ve silme hakkı, algoritmik kararlara itiraz, birlikte pazarlık yapabilen platform çalışanları, açık standartlar, topluluk mülkiyeti ve kamusal denetim. Bunlar romantik bir “interneti geri alma” sloganından daha zahmetli işlerdir. Ama en azından doğru yerden başlarlar.
Güç kaybolmadı. Daha hızlı, daha dağınık ve çoğu zaman daha sevimli arayüzlerin arkasına geçti. Onu görmek için artık yalnızca devlet dairesinin penceresine bakmak yetmiyor. Cebimizdeki telefona, iş aldığımız ekrana, ödeme yaptığımız ağa ve “önerilenler” listesine de bakmak gerekiyor. Belki çağımızın temel siyasi sorusu, bizi kimin yönettiğinden önce, yönetildiğimizi fark edip etmediğimizdir.
Bu yeni güç alanlarını denetlemenin önündeki engellerden biri de ölçek farkıdır. Tek bir kullanıcı, çalıştığı veya bütün çevresini kurduğu platformun koşullarını pazarlık konusu yapamaz. Kullanım sözleşmesini okumak, ayarları değiştirmek ve başka hizmet aramak bireysel olarak yararlı olabilir; fakat milyonlarca kişinin aynı altyapıya bağımlı olduğu yerde sorun kişisel dikkatle çözülemez. Şirketin karşısına yalnız tüketici olarak değil, çalışan, yurttaş ve ortak altyapının gerçek sahibi olarak çıkabilmek gerekir.
Devletin rolü de yalnız yasak koymak ya da şirketten veri istemek olmamalıdır. Açık standartları zorunlu kılmak, insanların bağlantılarını ve içeriklerini başka hizmete taşımasını kolaylaştırmak, tekelleşmeyi sınırlamak ve çalışanların toplu söz hakkını güvenceye almak iktidarın merkezileşmesini azaltabilir. Fakat bu düzenlemeler kapalı kapılar ardında hazırlanır ve güvenlik gerekçesiyle yeni gözetim yetkileri yaratırsa sorun yalnız el değiştirir. Şirketin görünmez yönetiminin yerine devletin görünmez yönetimi geçer.
Bu nedenle gücün yeni adresini bulmak kadar onun karşısında yeni siyasal araçlar kurmak da önemlidir. Dijital hizmetlerin hayatımızdaki yeri büyüdükçe kullanıcı kurulları, çalışan kooperatifleri, bağımsız denetim ve birlikte yönetilen veri yapıları lüks değil, demokratik ihtiyaç hâline gelir. Güç devletten kaçmış olabilir; fakat onu özgürlük adına şirketlerin özel mülkü saymak zorunda değiliz.