Aykırı Medya

Şiddet Tekeli: Weber’in Devlet Tanımı

Max Weber’in devlet tanımı çoğu zaman kısa bir cümleye indirgenir: Devlet, meşru şiddet tekelini elinde bulunduran kurumdur.

Max Weber’in devlet tanımı çoğu zaman kısa bir cümleye indirgenir: Devlet, meşru şiddet tekelini elinde bulunduran kurumdur. Cümle o kadar sık tekrarlanır ki zamanla açıklama olmaktan çıkıp sanki doğal bir gerçekmiş gibi duyulmaya başlar. Oysa Weber’in işaret ettiği şey tam da doğal değildir. Belirli bir toprak parçasında kimin zor kullanabileceğine karar verme hakkının tek merkezde toplanması, siyasal düzenin en büyük güç yoğunlaşmalarından biridir.

Devletin yaptığı birçok işi başka yapılar da yapabilir. Eğitim, sağlık, ulaşım, yardım, altyapı veya sigorta farklı kurumlarca sağlanabilir. Devleti ayırt eden taraf, kendi kurallarını gerektiğinde fiziksel zorla uygulayabilmesi ve başkalarının zor kullanmasını yasaklama iddiasıdır. Polis, ordu, cezaevi ve cebrî icra bu kapasitenin farklı yüzleridir.

Tekel şiddetin bitmesi demek değil

Şiddet tekelinin savunusu anlaşılır bir korkudan doğar: Herkes kendi adaletini kendi gücüyle sağlamaya kalkarsa en güçlü olan kazanır. Kan davası, özel ordu, çete ve silahlı patron düzeni içinde zayıf insanların güvenliği çok daha kırılgan olabilir. Şiddetin merkezileşmesi bu nedenle keyfî özel zorbalığı sınırlayabilir.

Fakat şiddet merkezileştiğinde ortadan kalkmıyor. Yalnızca kimlerin hangi koşullarda kullanabileceğine dair ayrıcalık oluşuyor. Bir kişinin başka birini zorla bir yere götürmesi suç olabilir; polis belirli koşullarda aynı hareketi görev olarak yapabilir. Bir grubun silahlı biçimde alan kapatması yasadışıyken devletin sınırı silahla koruması meşru sayılır.

Bu ayrımın tamamı “meşru” kelimesine dayanıyor. Ve asıl tartışma orada başlıyor.

Meşruluğu kim onaylıyor?

Devletin zor kullanmasını yasalar sınırlar. Fakat yasayı yapan, uygulayan ve ihlalini soruşturan kurumların tümü devlet yapısının içindeyse garip bir kapalı devre ortaya çıkabilir. Devlet şiddeti kendi hukukuna uygun olduğu için meşru; hukuk da devletin tanıdığı kurumlar tarafından üretildiği için geçerlidir.

Bağımsız mahkemeler, basın, insan hakları örgütleri ve toplumsal denetim bu kapalı devreyi kırmaya çalışır. Fakat bunlar ne kadar zayıflarsa “meşru şiddet” ile “devletin yaptığı şiddet” arasındaki mesafe o kadar küçülür. Bir noktadan sonra sıfat eylemi değerlendirmek için kullanılmaz; eylemi yapan kurumun adı sıfatın yerine geçer.

Oysa aynı fiziksel hareketin kim tarafından yapıldığı kadar, neden, hangi ölçüde ve hangi denetime tabi olarak yapıldığı da önemlidir. Meşruluk üniformadan otomatik olarak çıkmaz.

Güvenlik talebi neden bu kadar güçlü?

Şiddet tekeli yalnız devletin zor kullanma kapasitesiyle ayakta durmaz. Toplumun güvenlik talebi de bu yapıyı besler. İnsanlar suçtan, savaştan, belirsizlikten veya kaostan korktuğunda daha güçlü güvenlik kurumlarını destekleyebilir. Tehdit büyüdükçe özgürlük ile güvenlik arasındaki pazarlık devlet lehine kayabilir.

Buradaki sorun güvenlik istemek değil. Güvenlik, özgürlüğün de koşullarından biridir; sürekli saldırı korkusu içinde yaşayan insan özgür değildir. Fakat güvenliğin tek üreticisi olarak devlet görüldüğünde her yeni tehdit daha fazla yetkinin merkezileşmesini kolaylaştırır.

Kamera sayısı artar, arama yetkisi genişler, olağanüstü yöntemler normalleşir. Bunların bir kısmı gerçekten belirli tehlikeleri azaltabilir. Ama kurulan kapasitenin sonra başka amaçlarda kullanılmayacağının garantisi nedir? Güvenlik aygıtlarının önemli özelliği, tehlike geçse bile geride kalmalarıdır.

Şiddet yalnız cop değildir

Devlet şiddeti denildiğinde akla genellikle polis müdahalesi gelir. Oysa zor kullanma kapasitesi daha dolaylı biçimlerde de görünür. Bir mahkeme kararıyla evden çıkarılmak, sınır dışı edilmek, malvarlığına el konulması veya hapsedilmek sonunda fiziksel yaptırım ihtimaline dayanır. İnsan çoğu zaman bu zor uygulanmadan önce karara uyar; çünkü uygulanabileceğini bilir.

Bu, her hukuk kararını şiddetle eşitlemek anlamına gelmez. Fakat hukukun arkasındaki cebir kapasitesini görünmez saydığımızda devletin diğer kurumlarla farkını da kaçırırız. Vergi dairesinin mektubu ile sıradan bir kişinin para talebi aynı güçte değildir; çünkü birinin arkasında icra kapasitesi vardır.

Şiddet tekeli tam da çoğu zaman kullanılmak zorunda kalmadığı için etkilidir. Zorun ihtimali davranışı önceden şekillendirir.

Alternatif ne kadar kolay?

Devletin şiddet tekelini eleştirmek kolayca “o zaman herkes silahlansın mı?” sorusuna çarpabilir. Oysa iki seçenek arasında boşluk var. Toplumsal çatışmaların ne kadarının polis, ceza ve hapishane dışında çözülebileceği; onarıcı adalet, arabuluculuk, bakım ve ekonomik güvence gibi yöntemlerin şiddet ihtiyacını ne ölçüde azaltabileceği ayrı bir tartışma.

Birçok çatışma en baştan güvenlik sorunu olarak tanımlandığında zor kullanma aygıtı büyür. Yoksulluk, bağımlılık, barınma veya ruhsal kriz polis meselesine dönüştüğünde devletin şiddet kapasitesi sosyal sorunların varsayılan cevabı hâline gelebilir. Buna karşılık her durumu yalnız uzlaşmayla çözebileceğimizi düşünmek de romantik olur; gerçek şiddet tehdidi karşısında insanların korunmaya ihtiyacı vardır.

Belki mesele “şiddet hiç olmasın” ile “tek elde sınırsız şiddet olsun” arasındaki bu geniş alanı daha ciddi düşünmek. Zor kullanma ne kadar son çare? Kim denetliyor? Zarar gördüğümüzde gerçekten bağımsız bir yere başvurabiliyor muyuz? Güvenlik politikasından etkilenen insanlar onun biçiminde söz sahibi mi?

Weber’in tanımı devlete övgü de değildir, suçlama da. Devletin çıplak sinirine dokunur: son kertede zor kullanma hakkını kendisinde toplama iddiası. Asıl siyasal soru bu tekelin var olup olmadığı değil; ona “meşru” sıfatını hangi koşullarda vermeye devam ettiğimizdir.

Paylaş

Yorumlar · Yorum yok

Yorum yapmak için giriş yapın.

  • Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Bülten

Yeni yazılardan haberdar olmak için e-posta adresinizi bırakın.

Çerezler. Ziyaret istatistiklerini tutmak için çerez kullanıyoruz. Reddetseniz de siteyi olduğu gibi okuyabilirsiniz. Gizlilik ve Çerez Politikası