Geçmişimizi seçmedik, ama geçmişimizin bize söylediği her şeyi yapmak zorunda da değiliz. Özgür irade doğuştan gelen sihirli bir düğme değil; koşullara göre güçlenip zayıflayan bir kapasite olabilir.
Sabah alarmı ertelemekten yıllarca süren bir ilişkiyi bitirmeye kadar sayısız karar veriyoruz. Sonra bu kararların bize ait olduğunu düşünüyor, sonuçlarıyla övünüyor ya da kendimizi suçluyoruz. Fakat seçim anını biraz yavaşlatıp baktığımızda işler karışıyor. Genlerimiz, çocukluğumuz, korkularımız, ekonomik koşullarımız, çevremizden gördüklerimiz ve telefon ekranında önümüze düşen içerikler kararlarımızı etkiliyor. Beynimizdeki süreçler biz fark etmeden başlamış olabilir. Öyleyse “Ben seçtim” dediğimizde konuşan kim? İrade özgürlüğü sorusu yalnız metafizik bir merak değil; suç, sorumluluk, bağımlılık ve gündelik hayatta birbirimize nasıl davrandığımızla ilgili son derece somut bir mesele.
Nedensiz karar gerçekten özgür müdür?
İlk bakışta özgür bir kararın hiçbir şey tarafından belirlenmemesi gerektiğini düşünebiliriz. Eğer davranışımızın tam bir nedeni varsa, sanki o neden bizi zorlamış gibi gelir. Fakat bütünüyle nedensiz bir seçim de bize ait görünmez; rastgelelik, özgürlüğün başka adı değildir. Bir insanın nedenini bilmeden aniden elindeki bardağı yere atması, iradesinin büyüklüğünü değil kontrol kaybını düşündürür. Kararlarımızın arzularımız, inançlarımız ve geçmiş deneyimlerimizle bağlantılı olması, onları anlamlı kılan şeydir.
Asıl mesele belki de kararın nedensiz olması değil, bizi oluşturan nedenlerle nasıl ilişki kurduğumuzdur. Öfkelendiğimizde bağırma isteği duyabiliriz; fakat bu isteği fark edip bekleyebilir, sonucu düşünebilir, başka türlü davranabiliriz. Bir alışkanlığın nereden geldiğini anlayıp onu değiştirmeye çalışabiliriz. Geçmişimizi seçmedik ama geçmişimizin bize söylediği her şeyi yapmak zorunda da değiliz. Özgürlük nedenlerden bağımsız bir boşlukta değil, nedenleri değerlendirme ve bazılarını dönüştürme kapasitesinde aranabilir.
Beyin bizden önce mi karar veriyor?
İrade tartışmasında sıkça anılan deneyler, beynin bir harekete ilişkin hazırlığının kişi karar verdiğini bildirmeden önce başladığını gösteriyor. Bu bulgu kimi zaman “Özgür irade yok; beyin karar veriyor, biz sonradan hikâye uyduruyoruz” diye özetleniyor. Fakat burada garip bir ayrım var: Beyin sanki bize ait olmayan, kafamızın içinde yaşayan başka bir varlıkmış gibi konuşuluyor. Oysa beynimiz de biziz; bilinçli farkındalık, bütün karar süreçlerinin tek başlangıç noktası olmak zorunda değil.
Üstelik laboratuvarda parmağı hangi anda oynatacağımıza karar vermekle iş değiştirmek, birine güvenmek ya da siyasi tavır almak aynı türden kararlar değil. Uzun kararlar düşünme, erteleme, başkalarıyla konuşma, yeni bilgi edinme ve kendimizi düzeltme süreçlerinden oluşuyor. Basit motor hareketlerden insan hayatının bütününe sıçramak kolay ama aceleci. Bilimin gösterdiği önemli şey, kendimize sandığımız kadar şeffaf olmadığımız. Bu, irademizin bütünüyle hayal olduğu anlamına gelmeyebilir; daha çok kararlarımızın görünmeyen katmanlarını ciddiye almamız gerektiğini söyler.
Algoritmalar arzularımızı buluyor mu, üretiyor mu?
Bugün seçimlerimiz yalnız aile, kültür ve ekonomik koşullarla biçimlenmiyor. Dijital sistemler hangi haberi göreceğimizi, hangi ürünün önümüze çıkacağını, kimi çekici bulabileceğimizi ve ne kadar süre ekranda kalacağımızı sürekli düzenliyor. Platformlar bize istediklerimizi gösterdiklerini söyler. Fakat davranışımızı ölçerek tercih tahmini yapmakla, bizi belirli tercihlere alıştırmak arasında net bir sınır yok. Sık gördüğümüz şeyi tanıdık buluyor, tanıdık bulduğumuzu daha güvenilir sanıyor, sonra o tercihi kendimize ait kabul ediyoruz.
Burada kaba bir zorlama yok. Hiç kimse videoyu açmamızı, ürünü almamızı ya da öfkeli başlığa tıklamamızı emretmiyor. Fakat seçeneklerin sırası, bildirimlerin zamanı ve ödül duygusunun ritmi rastlantı değil. Davranışımızı değiştirmek üzere tasarlanmış bir çevrede “Kullanıcı özgürce seçti” demek, tasarımı görünmez kılıyor. İrade özgürlüğünü savunmak, insanın her etkiden arınmış olduğunu söylemek değil; bizi etkileyen sistemlerin şeffaf, tartışılabilir ve terk edilebilir olmasını istemektir.
Sorumluluk ya hep ya hiç olmak zorunda değil
Özgür irade yoksa kimse hiçbir şeyden sorumlu değilmiş gibi bir korku var. Tersi de yaygın: İnsan özgürse başına gelen her şey kendi seçiminin sonucu sayılıyor. Oysa sorumluluk dereceli olabilir. Bir davranışı ne kadar anlayabildiğimiz, seçeneklerimizin genişliği, baskı altında olup olmadığımız, sonucunu öngörme imkânımız ve kendimizi kontrol etme kapasitemiz birbirinden farklıdır. Çocuğun, bağımlının, tehdit altındaki kişinin ve büyük kurumsal güce sahip yöneticinin sorumluluğunu aynı ölçüyle tartamayız.
Bu bakış sorumluluğu ortadan kaldırmaz; daha adil dağıtır. Yoksulluğu yalnız kötü seçimlerin sonucu, bağımlılığı yalnız irade zayıflığı, iş kazasını yalnız çalışanın dikkatsizliği saymak kolaydır. Böyle yaptığımızda seçenekleri daraltan koşulları ve daha büyük karar gücüne sahip aktörleri görünmez kılarız. Bir kişinin payını konuşurken çalışma düzeninin, reklam sisteminin, sosyal çevrenin ve kamusal politikanın payını da konuşmak gerekir. Karar gücü büyüdükçe açıklama ve onarma sorumluluğu da büyümelidir.
Özgür irade bir yetenekten çok pratik olabilir
Belki özgür iradeyi doğuştan sahip olduğumuz sihirli bir düğme gibi düşünmekten vazgeçmeliyiz. İnsanın düşünme, durma, dürtüsünü gözden geçirme ve başka bir yol deneme kapasitesi var; ama bu kapasite koşullara göre güçlenip zayıflıyor. Sürekli korku, yorgunluk ve geçim baskısı altında yaşayan biriyle zamanı, bilgisi ve desteği olan birinin karar alanı aynı değil. Özgür irade yalnız beynin içinde değil, insanın çevresiyle kurduğu ilişkide de büyüyor.
Yanıldığımızda hayatımızın bütünüyle yıkılmaması, bilgiye erişebilmek, manipülasyonu görebilmek, bir kararı düşünmek için zaman bulabilmek ve güvenilir insanlarla konuşabilmek irademizi güçlendirir. Seçimlerimizin bütünüyle bize ait olduğundan hiçbir zaman emin olamayabiliriz. Ama hangi etkilerin altında olduğumuzu araştırabilir, otomatikleşmiş tepkilerle aramıza mesafe koyabilir ve başkalarının da bunu yapabileceği koşulları savunabiliriz. Özgür irade belki dış dünyadan bağımsız bir egemenlik değil; bizi biçimlendiren güçlere rağmen cevap verebilme ve yavaş yavaş kendimizi yeniden kurabilme imkânıdır.