Aykırı Medya
Temel Kavramlar

Kaos Klişesini Neden Taşıyoruz?

Klişe bize iki seçenek sunuyor: ya mevcut düzeni bütün kusurlarıyla kabul edeceğiz ya da kaosa düşeceğiz. Oysa otoritenin yerini boşluk değil, birlikte kurduğumuz başka bir düzen alabilir.

“Anarşi” kelimesini duyduğumuzda çoğumuzun zihninde benzer görüntüler beliriyor: yanmış araçlar, kırılmış vitrinler, yağmalanan dükkânlar, bağıran kalabalıklar ve ortalıkta görünmeyen bir kamu otoritesi. Bu görüntüler o kadar sık tekrarlandı ki artık aralarında doğal bir bağ varmış gibi hissediyoruz. Yönetim geri çekilirse düzen çöker; emir veren biri olmazsa insanlar birbirine girer; polis görünmezse herkes suça yönelir. Klişe yalnızca bir kelimeyi yanlış anlatmıyor, siyasal hayal gücümüzün sınırlarını da çiziyor. Bize iki seçenek sunuyor: Ya mevcut düzeni bütün kusurlarıyla kabul edeceğiz ya da kaosa düşeceğiz.

Bu ikilik çok kullanışlıdır. Bir iktidarın adaletsizliği ne kadar görünür olursa olsun, onun yokluğunda daha kötüsünün geleceği korkusu itirazın önüne geçebilir. Patron serttir ama patron olmazsa işyeri dağılır; aile reisi buyurgandır ama o çekilirse evin düzeni bozulur; devlet baskıcıdır ama devlet zayıflarsa herkes birbirini yer. Böylece yönetenlerin haklılığı, ne kadar iyi yönettiklerinden çok, onlarsız yaşayamayacağımız düşüncesine dayanır. Kaos klişesi iktidarın yalnızca dışarıdan anlattığı bir hikâye değildir; çoğu zaman bizim de içimizden konuşur.

Düzen ile yönetimi neden aynı sanıyoruz?

Çocukluktan itibaren düzenin bir merkezden yayıldığı ortamlarda yaşarız. Evde son sözün kime ait olduğu bellidir, okulda öğretmen konuşur, işyerinde yönetici karar verir, devlet kurumunda işlemin hangi makamdan geçeceği önceden belirlenmiştir. Bu deneyim tekrarlandıkça koordinasyonla hiyerarşi birbirine karışır. İnsanların ortak bir işi ancak birinin emir vermesiyle yapabileceği fikri, ayrıca kanıtlanması gerekmeyen bir gerçek gibi görünür.

Oysa gündelik hayatın büyük bölümü resmî emirlerden çok karşılıklı beklentiler, alışkanlıklar ve gönüllü anlaşmalarla yürür. Kalabalık bir sofranın hazırlanması, mahallede kaybolan bir hayvanın aranması, arkadaş grubunun yolculuk planlaması ya da internette ortak bilgi üretilmesi için her zaman kalıcı bir başkana ihtiyaç duyulmaz. İnsanlar konuşur, görev paylaşır, birbirinin açığını kapatır ve gerekirse kararını değiştirir. Bu örnekler büyük toplumların kolayca aynı biçimde işleyeceğini kanıtlamaz; ama düzenin tek kaynağının üst makam olmadığını gösterir.

Kaos sözcüğü kimi koruyor?

“Düzen bozuldu” cümlesi tarafsız görünür, fakat çoğu zaman düzenin kimin açısından bozulduğunu saklar. İşçiler greve çıktığında fabrikanın düzeni gerçekten aksar; üretim durur, teslimatlar gecikir, yönetimin planı işlemez. Fakat çalışan açısından düşük ücret, güvencesizlik ve söz hakkının olmaması zaten bozuk bir düzendir. Üniversitede öğrenciler karara itiraz ettiğinde ders programı kesintiye uğrayabilir; yönetim bunu kargaşa olarak görebilir. Öğrenci açısından kendisi hakkında alınan kararlarda hiç söz sahibi olamamak yıllardır süren sessiz bir düzensizliktir.

Kaos etiketi, görünür kesintiyi büyütürken olağanlaşmış zararı küçültür. Bir gösteride kırılan cam hemen görüntülenir; o caddedeki insanların yıllar içinde artan kiralarla yerinden edilmesi aynı dramatik dille anlatılmaz. Bir kurumda yüksek sesli tartışma “disiplinsizlik” sayılır; çalışanları her gün tüketen baskı, düzenin normal parçasıdır. Bu yüzden “düzeni korumak” her zaman herkesin güvenliğini korumaz. Bazen yalnızca mevcut güç dağılımının kesintisiz sürmesini korur.

Felaket anlarında ortaya çıkan başka insan

Kaos hikâyesinin en etkili sahnelerinden biri felakettir. Deprem, sel, yangın veya büyük bir elektrik kesintisi olduğunda kurumların erişimi zayıflar ve insanların gerçek yüzünün ortaya çıkacağı söylenir. Popüler kültür bu anları yağma, panik ve herkesin herkese karşı savaşı olarak anlatmayı sever. Elbette felaketler suçu, fırsatçılığı ve şiddeti tamamen ortadan kaldırmaz. Fakat aynı anlarda birbirini hiç tanımayan insanların enkaza koştuğunu, evini açtığını, yemeğini paylaştığını ve hiçbir emir beklemeden dayanışma kurduğunu da görürüz.

Bu örnekleri romantikleştirmek gerekmiyor. Dayanışma ağlarında eşitsizlikler oluşabilir, yardım adaletsiz dağılabilir, güçlü gruplar kaynakları ele geçirmeye çalışabilir. Yine de insan davranışının yalnızca korkuyla yönetilebilen bencillikten ibaret olmadığını gösterirler. Otorite zayıfladığında otomatik olarak canavarlaşmıyoruz; bazen tam tersine, resmî mekanizmaların yavaşlığı karşısında birbirimize daha çok yaklaşıyoruz. Kaos klişesi bu ihtimali görünmez kıldığı için de güçlüdür.

Haber görüntüsünün seçtiği gerçeklik

Klişenin sürmesinde medyanın anlatı biçimi önemli bir rol oynar. Çatışma, yangın ve kırılan nesne güçlü görüntüdür; uzun süre boyunca sessizce işleyen dayanışma ise kolay haber olmaz. Yüz kişinin birlikte kurduğu mutfak günlerce görünmeyebilir, fakat kısa süreli bir itişme bütün ekranı kaplayabilir. Böylece izleyici, merkezî denetim zayıfladığında ortaya çıkan hayatın tamamını değil, en dramatik birkaç dakikasını görür.

Aynı seçicilik dilde de vardır. Devletin uyguladığı zor “operasyon”, şirketin toplu işten çıkarması “yeniden yapılanma”, bankanın eve el koyması “yasal işlem” olarak anlatılır. Aşağıdan gelen düzensiz tepki ise hemen şiddet ve kaos kelimeleriyle işaretlenir. Burada bütün protestoları haklı saymak gerekmiyor. Mesele, hangi zararın normal, hangisinin olağanüstü kabul edildiğini fark etmektir. Klişe, düzenin şiddetini görünmez; düzene itirazın şiddetini ise bütün hikâye hâline getirir.

Korkunun dışına çıkmak

Kaos klişesini taşımamızın nedeni yalnızca propaganda değildir. Belirsizlik gerçekten korkutucudur. Bildiğimiz düzen adaletsiz olsa bile yarının nasıl işleyeceğini bilmemek, insanı tanıdığı kötülüğe bağlayabilir. Üstelik geçimimizi, güvenliğimizi ve sosyal bağlarımızı mevcut kurumlar içinde kurarız. “Başka türlü yaşayalım” cümlesi, bu bağımlılıkların bedelini tek başına ortadan kaldırmaz. O nedenle insanları korkaklıkla suçlamak yerine korkunun gerçek maddi kaynaklarını görmek gerekir.

Fakat iki seçenekle sınırlı olmadığımızı da hatırlayabiliriz. Mevcut hiyerarşi ile herkesin birbirine saldırdığı boşluk arasında; yerel meclisler, kooperatifler, federasyonlar, geri çağrılabilir görevler, ortak kurallar ve dağıtılmış koordinasyon gibi geniş bir alan vardır. Bunların hiçbiri kusursuz değildir ve hepsi yeni güç ilişkileri üretebilir. Yine de siyasal düşünce, yalnızca “otorite giderse ne kötü olur?” sorusuna hapsolduğunda asıl soruyu kaçırır: Otoritenin yerini boşluk değil, birlikte kurduğumuz başka bir düzen alabilir mi? Kaos klişesinden kurtulmak, cevabı bildiğimizi söylemek değil; bu soruyu korkmadan sorabilmektir.

Paylaş

Yorumlar · Yorum yok

Yorum yapmak için giriş yapın.

  • Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Bülten

Yeni yazılardan haberdar olmak için e-posta adresinizi bırakın.