Aykırı Medya
Düşünce ve Eleştiri

Kaos Klişesinin Ardındaki Fikir

“Otorite olmazsa kaos olur” cümlesi kanıtlanmış bir gerçek gibi söylenir ama içinde siyasi bir tercih taşır: insanların birlikte karar verme yeteneğine az, yönetici azınlığın aklına çok güvenir.

Bir meydanda çöp yığınları görülür, haber sunucusu “şehir anarşiye teslim oldu” der. Bir ülkede merkezi yönetim zayıflar, yorumcular “otorite boşluğu kaos getirdi” diye anlatır. Bir okulda öğrenciler kurala itiraz ettiğinde öğretmen “Böyle giderse burada anarşi çıkar” uyarısında bulunur. Kelime farklı bağlamlarda kullanılsa da mesaj aynıdır: Yukarıdan denetim çekildiği anda hayat çözülecek, insanlar birbirine saldıracak ve en güçlü olan ayakta kalacaktır. Düzen ancak bir merkez tarafından kurulabilir; merkezin alternatifi düzensizliktir.

Bu klişe yalnızca anarşizmin yanlış tanınmasına yol açmıyor. Aynı zamanda mevcut iktidar biçimlerine güçlü bir meşruiyet sağlıyor. Bir yönetimin adaletsizliği ne kadar görünür olursa olsun, onun yokluğunda daha kötüsünün geleceği korkusu itirazı sınırlar. Patron sert olabilir ama patronsuz işyeri dağılır; devlet baskıcı olabilir ama devletsiz toplum birbirini yer; aile reisi buyurgan olabilir ama evin düzeni bozulur. Böylece bizi yöneten kişilerin erdeminden çok, onlarsız kalma korkumuz düzenin dayanağına dönüşür.

Kaos ile anarki aynı şey değil

“Anarki” sözcüğünün kökü, kabaca yöneticinin ya da buyuran bir üstün bulunmamasına işaret eder. Bu anlam, düzenin bulunmamasıyla aynı değildir. Bir orkestra şefsiz çalamaz gibi görünür ama bazı müzik toplulukları ortak işaretler ve yoğun dinleme sayesinde bunu yapabilir. İnternetin önemli protokolleri tek bir merkez bütün ayrıntıları yönettiği için değil, farklı sistemler ortak kurallara uyduğu için çalışır. Arkadaşlarımızla çıktığımız bir yolculukta da her hareketimizi belirleyen bir başkan seçmeden görev paylaşabilir, güzergâhı tartışabilir ve gerektiğinde planı değiştirebiliriz.

Buradaki fark düzen ile yönetim arasındadır. Düzen, insanların birlikte yaşayabilmesi için öngörülebilir ilişkiler, ortak ilkeler ve koordinasyon gerektirir. Yönetim ise bu düzeni kurma yetkisinin kalıcı biçimde belirli kişilerde toplanmasıdır. İkisini aynı şey saydığımızda yöneticinin bulunmadığı her düzeni zihnen imkânsızlaştırırız. Oysa gündelik hayat, resmî emir olmadan yürüyen binlerce küçük anlaşmayla doludur.

Elbette küçük bir arkadaş grubu ile milyonlarca kişinin yaşadığı toplum aynı ölçekte değildir. Karmaşık altyapılar, çatışan ihtiyaçlar ve kıt kaynaklar yalnızca iyi niyetle yönetilemez. Fakat ölçeğin zorluğu, merkezi ve değişmez bir hiyerarşinin tek seçenek olduğunu kanıtlamaz. Federasyonlar, yerel meclisler, geri çağrılabilir görevliler, ortak protokoller ve dağıtılmış koordinasyon gibi araçlar düzenin merkezsiz biçimlerini düşünmek için vardır.

Düzen dediğimiz şey kimin huzuru?

“Düzen bozuldu” cümlesini duyduğumuzda önce hangi düzenin bozulduğunu sormak gerekir. Grev sırasında üretim durur ve patron açısından düzen gerçekten bozulur. Fakat çalışanlar için yıllardır süren düşük ücret ve güvencesizlik zaten bozuk bir düzendir. Bir üniversitede öğrencilerin yönetim kararına itiraz etmesi ders akışını aksatabilir; yönetim bunu kaos diye adlandırır. Öğrenciler açısından ise kendileri hakkında söz söyleyememek normalleşmiş bir sessizliktir.

Toplumsal düzen tarafsız bir mekanizma değildir. Trafiğin akması, mağazaların açılması, faturaların ödenmesi ve insanların zamanında işe gitmesi bize hayatın yolunda olduğunu düşündürür. Fakat aynı düzen içinde kimileri aşırı çalışır, kimileri evsiz kalır, kimilerinin sözü duyulmaz. Düzenin yüzeyindeki sakinlik, alttaki zorlamayı ortadan kaldırmaz. Sessiz bir işyeri adil olmayabilir; çatışmasız bir evde korku hüküm sürebilir.

Kaos klişesi, görünür kesintiyi büyütürken süreklileşmiş zararı küçültür. Bir gösteride kırılan cam hemen görüntülenir, fakat o caddenin yıllar içinde yoksulları dışarı atan dönüşümü aynı dramatik dille anlatılmaz. Bu nedenle “düzeni korumak” her zaman herkesin güvenliğini korumak anlamına gelmez. Bazen yalnızca mevcut güç dağılımının kesintisiz sürmesini sağlar.

Felaket anlarında insan gerçekten canavara mı dönüşür?

Kaos hikâyesinin en güçlü sahnesi felakettir. Deprem, sel ya da büyük bir kesinti olduğunda otoritenin eli zayıflar ve insanların gerçek doğasının açığa çıkacağı düşünülür. Popüler filmler bu anı yağma, panik ve herkesin herkese karşı savaşı olarak gösterir. Gerçekte suç ve çıkarcılık yaşanabilir; hiçbir felaket insanları bir anda erdemli yapmaz. Fakat aynı anlarda yabancıları enkazdan çıkaran, evini açan, ilacı ve yiyeceği paylaşan insanlar da ortaya çıkar.

Hatta çoğu zaman ilk etkili müdahale, merkezden emir beklemeyen yerel topluluklardan gelir. Bölgeyi tanıyanlar kimin yardıma ihtiyacı olduğunu bilir, ellerindeki araçları hızla birleştirir ve resmî kurumların ulaşamadığı yerlere gider. Burada koordinasyon vardır ama mutlaka tek bir komuta merkezi yoktur. İnsanlar ihtiyaç karşısında geçici görevler üstlenir, bilgi aktarır ve koşula göre karar verir.

Felaket dönemlerinde “yağma” söylentilerinin hızla yayılması da düşündürücüdür. Bazen doğrulanmamış korkular, yardımlaşmanın önüne geçer; insanlar kaynaklarını saklar, yabancıdan şüphelenir ve sert güvenlik önlemlerini kabul eder. Kaos beklentisi, kendi gerçeğini üretmeye başlayabilir. İnsanlara baştan güvenilmez varlıklar gibi davranılan bir ortamda dayanışmanın kurulması zorlaşır.

Kendiliğindenlik plansızlık değildir

Anarşist düşünceyle ilişkilendirilen bir başka yanlışlık, kendiliğindenliğin hazırlıksızlık sanılmasıdır. Bir hareketin merkezi emirle başlamaması, hiçbir geçmişi ve örgütü olmadığı anlamına gelmez. Bir protesto bir gecede büyüyebilir ama onu mümkün kılan yıllara yayılmış dostluklar, meslek ağları, küçük dayanışma grupları ve ortak deneyimler vardır. İnsanlar kriz anında doğaçlama yapabilir, çünkü daha önce birbirlerine güvenmeyi ve birlikte iş görmeyi öğrenmişlerdir.

Merkezsiz düzen, herkesin aynı anda kendi aklına geleni yapması değildir. Bilginin paylaşılmasını, görevlerin açık olmasını ve farklı birimlerin birbirinden haberdar olmasını gerektirir. Hatta merkezi yapıya göre daha fazla iletişim ve sorumluluk isteyebilir. Tepeden talimat beklemek kolaydır; kararın sonuçlarını birlikte düşünmek daha zahmetlidir. Özyönetimin romantik bir rahatlık değil, öğrenilmesi gereken bir beceri olmasının nedeni budur.

Bugün çevrimiçi topluluklarda da benzer bir durum görülüyor. “Lidersiz” diye kurulan bir grup, moderasyon ilkeleri yoksa en saldırgan birkaç kişinin alanına dönüşebilir. Kuralsızlık güçlü olanın lehine işler. Buna karşılık kuralları açıkça belirlenen, moderatörleri denetlenebilen ve itiraz yolları bulunan bir topluluk resmî bir patronu olmadan düzenli çalışabilir. Önemli olan görevin bulunup bulunmaması değil, görevlinin topluluğun üzerinde kalıcı bir iktidara dönüşüp dönüşmemesidir.

Korkunun arkasındaki siyasi tercih

“Otorite olmazsa kaos olur” cümlesi çoğu zaman kanıtlanmış bir gerçek gibi söylenir ama içinde siyasi bir tercih taşır. İnsanların birlikte karar verme yeteneğine az, yönetici azınlığın aklına çok güvenir. Üstelik yöneticinin de insan olduğunu ve bencillik, hata, korku gibi bütün özellikleri taşıdığını unutur. Kontrolü tek yerde toplamak karmaşayı azaltabilir; fakat yanlış kararın etkisini de büyütür. Dağıtılmış bir yapı yer yer düzensiz olabilir, buna karşılık hatanın bütün sistemi ele geçirmesini önleyebilir.

Kaos ihtimali hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmaz. Devletli toplumlarda da savaş, ekonomik çöküş, yolsuzluk ve kurumsal felç yaşanır. Hiyerarşi bize mutlak düzen sağlamaz; yalnızca bazı düzensizlikleri görünmez veya normal kabul edilir hâle getirir. Bu nedenle gerçek seçenek “kusursuz otorite ya da korkunç kaos” değildir. Farklı düzenlerin hangi riskleri ürettiği, karar gücünü kimde topladığı ve hatayı nasıl düzelttiği arasında seçim yaparız.

Kaos klişesinin ardındaki fikir, insanın kendi hayatını birlikte düzenlemeye yetmeyeceğidir. Anarşizm bu küçümseyici varsayımı reddeder ama kolay bir iyimserliğe de sığınmamalıdır. İnsanların çatışacağını, hata yapacağını ve bazen güç biriktireceğini kabul ederek bunlara tek bir efendiyle değil, denetim, karşılıklılık ve dağılmış sorumlulukla cevap arar. Belki mesele düzensizlikten kaçmak değil, düzen adına kime ne kadar yetki verdiğimizi nihayet fark etmektir.

Paylaş

Yorumlar · Yorum yok

Yorum yapmak için giriş yapın.

  • Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Bülten

Yeni yazılardan haberdar olmak için e-posta adresinizi bırakın.