Aykırı Medya
Özgürlük ve Benlik

Otantiklik: “Gerçek Ben” Diye Bir Şey Var mı?

Kalıbı çıkardığımızda alttan kusursuz ve tamamlanmış bir benlik çıkmıyor. Belki “gerçek ben” bulunmayı bekleyen gizli bir nesne değil; kurduğumuz ilişkiler ve reddettiğimiz roller içinde oluşan açık uçlu bir hikâyedir.

“Kendin ol” çağrısını neredeyse her yerde duyuyoruz. Reklamlar bize kendimizi ifade etmemizi, kişisel gelişim kitapları içimizdeki sesi dinlememizi, sosyal medya profilleri benzersiz yanımızı göstermemizi söylüyor. Bu cümle rahatlatıcı olduğu kadar tuhaf: Kendimiz değilsek kimiz ve dönmemiz gereken asıl ben nerede saklanıyor? Toplumun beklentilerinden, aileden, işten, modadan ve algoritmalardan gelen sesleri susturduğumuzda geriye saf ve değişmez bir öz kalacak mı? Otantiklik, başkalarının biçtiği hayatı reddetmek için güçlü bir fikir. Fakat “gerçek ben” arayışı yeni bir performansa ve kendimize karşı acımasız bir denetime de dönüşebiliyor.

Üzerimize giydirilen hayatlar

İnsan daha ne istediğini anlayamadan ona kim olması gerektiği anlatılıyor. Başarılı bir öğrenci, makbul bir kadın ya da erkek, fedakâr bir ebeveyn, uyumlu bir çalışan, saygın bir yurttaş… Bu roller bütünüyle hayal ürünü değil; ortak hayatı anlamamıza ve ilişkiler kurmamıza yardım ediyor. Sorun, rolün insanın tamamı sayılması ve dışına çıkmanın ağır bir bedelle cezalandırılması. Bir mesleği seçmekle o mesleğin kimliğimize el koyması, aile kurmakla bütün arzularımızın ebeveynliğe indirgenmesi aynı şey değil.

Otantiklik arayışı burada haklı bir itiraz olarak doğuyor: Bana verilen tanımların toplamından fazlasıyım. Ailemin benden beklediği hayatı sürdürmek zorunda değilim. İşyerinin performans ölçüsü değerimin tamamını belirleyemez. Geçmişte verdiğim bir karar, sonsuza kadar kim olacağımı tayin etmez. Bu itiraz insanı nefes aldırır; çünkü kendisini hazır kalıpların dışından düşünmesine izin verir. Fakat kalıbı çıkardığımızda alttan kusursuz ve tamamlanmış bir benlik çıkacağı beklentisi bizi başka bir çıkmaza sokar.

İç ses her zaman bize mi ait?

“İçinden geleni yap” güzel bir öğüt, ama içimiz tek bir sesle konuşmuyor. Korku, alışkanlık, utanç, arzu, başkalarının onayı ve yıllarca tekrar edilmiş yargılar birbirine karışıyor. Bazen annemizin eleştirisi kendi sesimiz gibi, bazen patronun beklentisi kişisel hedefimiz gibi, bazen piyasanın başarı ölçüsü doğal arzumuz gibi konuşuyor. Bir şeyi çok istememiz onun bütünüyle bize ait ve iyi olduğu anlamına gelmiyor. İsteklerimiz de bir tarih içinde oluşuyor.

Bu durum otantik olmanın imkânsız olduğu anlamına gelmez; yalnızca daha zahmetli olduğunu gösterir. Otantiklik, ilk duyduğumuz iç sesi sorgusuz izlemekten çok, seslerin nereden geldiğini ayırt etmeye çalışma olabilir. Bu hedefi seçmezsem değersiz mi hissedeceğim? Bu ilişkiyi gerçekten istediğim için mi sürdürüyorum, yalnız kalmaktan korktuğum için mi? Bu görüntüyü seviyor muyum, yoksa kabul görmek için mi ona yaklaşıyorum? Bu sorular kesin ve son bir cevap vermeyebilir ama otomatik yaşamanın önüne küçük bir mesafe koyar.

Otantikliğin pazarlanabilir hâli

Piyasa, kendine yöneltilen eleştirileri ürüne çevirmekte oldukça becerikli. Bir zamanlar toplumsal kalıplara karşı söylenen “kendin ol” çağrısı bugün ayakkabıdan bankacılık hizmetine kadar her şeyi satmak için kullanılıyor. Kişisel markamızı kurmamız, benzersiz hikâyemizi anlatmamız, görünür ve ayırt edilebilir olmamız bekleniyor. Farklılık artık düzeni rahatsız eden bir taşkınlık değil; doğru ambalajlandığında ekonomik değere dönüşen bir özellik.

Sosyal medya bu baskıyı daha da inceltiyor. İnsan yalnız bir hayat yaşamıyor, yaşadığı hayatın tutarlı bir sunumunu da hazırlıyor. Ne yediği, neye öfkelendiği, nerede gezdiği ve hangi fikirleri savunduğu kişisel kimliğin parçaları olarak sergileniyor. Çelişmek, fikrini değiştirmek ya da bir süre görünmez olmak sanki markanın güvenilirliğini zedeliyor. “Gerçek benliğimizi” gösterme çabası, sürekli izleyici önünde prova edilen bir role dönüşebiliyor. Sahicilik, performanstan kaçışken performansın en yorucu biçimi hâline geliyor.

Değişmek sahte olmak değildir

Gerçek ben fikrinin en ağır yüklerinden biri, tutarlılık zorunluluğu. Geçmişte söylediğimiz sözlerin, seçtiğimiz kimliğin ve kurduğumuz ilişkilerin gelecekteki bütün hâllerimizi belirlemesi bekleniyor. Fikrini değiştiren insan ilkesiz, başka bir hayat isteyen kişi nankör, eski çevresinden uzaklaşan kişi sahte sayılabiliyor. Oysa insanın değişmesi, önceki hayatının yalan olduğu anlamına gelmez. Bir dönemde içtenlikle istediğimiz şey, başka bir dönemde bize dar gelebilir.

Benlik bir çekirdeğin etrafında hiç değişmeden duran yapı değilse, otantiklik de o çekirdeğe sadakat olmayabilir. Daha çok, bugün olduğumuz kişiyle dürüst bir ilişki kurabilmek ve değişmenin bedelini başkalarına yıkmadan yön değiştirebilmek olabilir. Dün verdiğimiz sözler elbette önemlidir; fakat söz, insanı ömür boyu dondurmak için değil, ilişkilerde güven kurmak için vardır. Değiştiğimizi kabul etmek, sorumluluktan kaçmak değil; hem kendimize hem karşımızdakine sahte bir devamlılık sunmayı bırakmaktır.

Benlik başkalarıyla birlikte kuruluyor

Hiç kimse kendisini bütünüyle yalnızken keşfetmiyor. Bize daha önce görmediğimiz yanımızı gösteren dost, sınırlarımızı fark ettiren ilişki, konuşma cesareti veren dayanışma ve karşılaşınca değiştiğimiz insanlar benliğimize dışarıdan eklenmiş yabancı parçalar değildir. Kim olduğumuz, başkalarıyla kurduğumuz bağlarda ortaya çıkar. Bu yüzden etkilenmek özgürlüğün kaybı sayılmaz. Asıl mesele etkinin tek taraflı, zorlayıcı ve tartışılmaz olup olmadığıdır.

Belki “gerçek ben” bulunmayı bekleyen gizli bir nesne değil, kurduğumuz ilişkiler, verdiğimiz cevaplar ve reddettiğimiz roller içinde oluşan açık uçlu bir hikâyedir. Otantik yaşamak da her anda yalnız kendi arzumuzu izlemek değil; hangi arzunun, hangi korkunun ve hangi bağlılığın içinde yaşadığımızı mümkün olduğunca dürüstçe görebilmektir. Kendimizi bir kez bulup kapatmayız. Yanılır, etkilenir, bağlanır ve değişiriz. Özgürlük, bütün bunların dışında saf kalmak değil; hiçbir tanımın bize bütünüyle sahip olmasına izin vermeden kendi dönüşümümüze katılabilmektir.

Paylaş

Yorumlar · Yorum yok

Yorum yapmak için giriş yapın.

  • Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Bülten

Yeni yazılardan haberdar olmak için e-posta adresinizi bırakın.