Birinin sözünü daha çok bildiği için dinlemekle, dinlemediğimizde cezalandırılacak olmamız arasında büyük fark var. Otorite çoğu zaman “emrediyorum” cümlesinde değil, hayır demenin maliyetinde yaşar.
Otorite kelimesi tek bir ilişkiyi anlatıyormuş gibi kullanılıyor. Doktorun tıbbi bilgisi, öğretmenin sınıftaki konumu, ebeveynin çocuk üzerindeki söz hakkı, yöneticinin çalışanı işten çıkarabilmesi ve devletin ceza verme yetkisi aynı torbaya konuyor. Ardından otoriteye bütünüyle karşı çıkmanın bilgiye, düzene ve deneyime karşı çıkmak olduğu söyleniyor. Oysa bu ilişkilerin dayandığı güç aynı değil. Birinin sözünü, daha çok bildiği için dinlemekle onu dinlemediğimizde cezalandırılacak olmamız arasında büyük fark var.
Otoriteyi tartışabilmek için önce bu farkları görünür kılmak gerekiyor. Bazı insanlar belirli konularda bizden daha deneyimli olabilir. Bir binanın güvenliği konusunda mühendise, bir hastalık konusunda hekime, bir teknenin kullanımı konusunda kaptana başvurmak akla uygundur. Ancak bilgi, kendi başına başkasının hayatı üzerinde sınırsız karar hakkı yaratmaz. Mühendisin köprüyü bilmesi, kentte kimin yaşayacağına karar vermesini sağlamaz; hekimin hastalığı tanıması, hastanın iradesini bütünüyle yok saymasını haklı çıkarmaz. Bilgiyle itaat arasındaki mesafe kapandığında uzmanlık kolayca tahakküme dönüşür.
Bilmek ile hükmetmek arasındaki çizgi
Bir uzmanın otoritesini kabul etmek çoğu zaman gönüllü ve sınırlıdır. Bilgisine ihtiyaç duyduğumuz alanda onu dinler, başka bir görüş alabilir ve önerisini reddetme hakkımızı koruruz. Hükmeden otorite ise yalnızca tavsiye vermez; kararın son sahibi olduğunu ilan eder ve itirazın bedelini belirler. Bu nedenle “otorite gerekli mi?” sorusunun cevabı, hangi otoriteden söz ettiğimize bağlıdır. Yetkinliği tanımak başka, yetkin kişiye kalıcı üstünlük vermek başkadır.
Elbette gönüllülük her zaman açık değildir. Hastanın başka hekime ulaşma imkânı yoksa, çalışanın yöneticinin talimatını reddettiğinde geçimini kaybetme riski bulunuyorsa ya da öğrencinin notu öğretmenin kişisel kanaatine bağlıysa görünürdeki kabul gerçek bir seçim olmayabilir. Otorite, çoğu zaman yalnızca “emrediyorum” cümlesinde değil, hayır demenin maliyetinde yaşar. Bu yüzden ilişkinin ne kadar özgür olduğunu anlamak için yalnızca rızaya değil, reddetme imkânına da bakmak gerekir.
Makamın kişiden daha büyük hâle gelmesi
Otoriteyi yalnızca kötü niyetli kişilerle açıklamak rahatlatıcıdır. Sorunun zorba patron, kibirli memur veya baskıcı ebeveyn olduğu düşünülür; onların yerine daha iyi insanlar gelirse ilişki düzelecek sanılır. Kişilik elbette önemlidir. Fakat makam, iyi niyetli kişiye de belirli imkânlar verir: gündemi belirleme, bilgiye erişimi sınırlama, kaynak dağıtma, ödüllendirme ve cezalandırma. Zamanla kişi makamı kullanmakla kalmaz, makam da kişinin dünyayı görme biçimini değiştirir.
Bu nedenle otorite eleştirisi “bizi iyi biri yönetsin” dileğinin ötesine geçer. Yetkinin sınırı nedir, kim tarafından verilmiştir, ne kadar süreyle kullanılacaktır, denetlenebilir mi ve geri alınabilir mi diye sorar. Belirli bir iş için geçici koordinatör seçmekle, kararları sürekli aynı kişinin alması aynı değildir. Görev dönebilir, karar gerekçeleri açıklanabilir ve etkilenenler sürece katılabilir. Otoriteyi bütünüyle yok etmek her durumda mümkün olmasa bile onun kalıcı bir ayrıcalığa dönüşmesini önlemek mümkündür.
Koruma iddiasının gölgesi
Otorite kendini sık sık koruma diliyle meşrulaştırır. Ebeveyn çocuğu, devlet yurttaşı, yönetici kurumu, uzman bilgisiz halkı koruduğunu söyler. Gerçekten de bazı durumlarda bakım ve sorumluluk, eşit olmayan geçici roller gerektirir. Küçük bir çocuğu trafikten çekmek için uzun bir toplantı yapmayız; acil durumda deneyimli kişinin koordinasyonu hayat kurtarabilir. Sorun, geçici gerekliliğin kalıcı itaate çevrilmesidir.
“Senin iyiliğin için” cümlesi, karşı tarafın kendi iyiliği üzerine söz söyleme hakkını kolayca ortadan kaldırabilir. Yetişkin olduğunda bile çocuğu yönetmeye devam eden aile, hastanın değerlerini dinlemeyen hekim, çalışanı koruma gerekçesiyle sendikalaşmayı engelleyen patron aynı mantığın farklı biçimlerini taşıyabilir. Koruma gerçekten kimin ihtiyacına cevap veriyor? Korunan kişi kararın neresinde? Risk ortadan kalktığında yetki de ortadan kalkıyor mu? Bu sorular sorulmadığında bakım ile vesayet birbirine karışır.
Otoritenin görünmez kaynakları
Otorite her zaman üniforma, unvan veya resmî yetkiyle gelmez. Bir arkadaş grubunda sürekli sözü kesilmeyen kişi, teknik sistemi yalnız kendisi bilen çalışan, toplantı gündemini hazırlayan kişi ya da geniş sosyal çevresi sayesinde herkes üzerinde etkili olan biri resmî makamı bulunmadan da otorite kurabilir. “Bizde lider yok” demek, güç ilişkilerinin yok olduğunu kanıtlamaz. Bazen resmî kuralların bulunmaması, görünmez otoriteyi daha da denetimsiz bırakır.
Bilgiye erişim, konuşma rahatlığı, zaman, para, kültürel sermaye ve çevre, kimin sözüne ağırlık verileceğini belirler. Bu yüzden yatay bir yapı kurmak yalnızca başkanlık koltuğunu kaldırmak değildir. Bilgiyi paylaşmak, görevleri döndürmek, sessiz kalanların katılabileceği yollar açmak ve karar süreçlerini görünür kılmak gerekir. Otorite, adını koymadığımızda kaybolmaz; yalnızca eleştirilmesi zorlaşır.
Sormaya devam etmek
Otoriteye yönelik ciddi bir eleştiri, her yönlendirmeyi kötü ve her itirazı iyi saymaz. Ortak hayat uzmanlık, koordinasyon, bakım ve bazen hızlı karar gerektirir. Fakat bu gereklilikler, bazı insanların diğerlerinden üstün bir statü kazanmasını otomatik olarak haklı çıkarmaz. Sorulması gereken, yetkinin hangi ihtiyaca cevap verdiği ve o ihtiyacın ötesine taşıp taşmadığıdır.
Belki otoriteyi anlamanın en iyi yolu, “kim emir veriyor?” sorusuna birkaç soru daha eklemektir: Bu kişi neden dinleniyor? Onu dinlememenin bedeli nedir? Yetkisi hangi alanla sınırlı? Karardan etkilenenler itiraz edebiliyor mu? Yanıldığında hesap veriyor mu? Görev sona erebiliyor mu? Otoritenin doğal olduğunu söylemek kolaydır; çünkü onu çocukluktan beri hazır buluruz. Fakat hazır bulduğumuz her ilişki zorunlu değildir. Özgürlük, bütün bilgi ve koordinasyonu reddetmekten değil, hiçbir yetkiyi gerekçesiz ve sınırsız kabul etmemekten başlayabilir.