Sorun ihtiyaç duymak değil; ihtiyacımızın bir başkasına bizi yönetme yetkisi vermesidir. Kendi yasanı koymak kimseye muhtaç olmamak değil, birlikte yaşadığımız kurallarda eşit söz sahibi olmaktır.
Özerklik denildiğinde çoğu kişinin zihninde kimseye muhtaç olmayan, bütün kararlarını tek başına veren güçlü bir insan beliriyor. Yardım istemeyen, kendi parasını kazanan, kendi ayakları üzerinde duran biri. Oysa kelimenin taşıdığı “kendi yasasını koyma” fikri, yalnızlıkla aynı şey değil. İnsan başkalarıyla yaşarken de kendi hayatının kurallarında söz sahibi olabilir; tersine dışarıdan bağımsız görünürken borca, işe, aile onayına veya dijital sistemlere bütünüyle bağlı kalabilir. Özerklik, ilişkileri ortadan kaldırmaktan çok, ilişkilerin içindeki hükmetme gücünü sorgulamayı gerektirir.
Kimse gerçekten kendi kendine yetmiyor
Hayata bütünüyle başkalarına muhtaç başlıyoruz. Sonra büyüdüğümüzde bu gerçeği unutmamız, bakım verenleri ve ortak altyapıyı görünmez saymamız bekleniyor. Oysa yediğimiz yiyecekten kullandığımız dile, yürüdüğümüz yoldan aldığımız sağlık hizmetine kadar sayısız insanın emeğine dayanıyoruz. Kendi parasını kazanan kişi bile o paranın değerini, işinin koşullarını ve yaşamını mümkün kılan düzeni tek başına kurmuyor. Karşılıklı bağımlılık bir zayıflık değil, insan hayatının olağan hâli.
Sorun ihtiyaç duymak değil; ihtiyacımızın bir başkasına bizi yönetme yetkisi vermesi. Geliri tek bir patronun kararına bağlı olan, barınmak için ailesinin onayına ihtiyaç duyan, tedavi olabilmek için siyasi bir aracının yardımını bekleyen kişi resmî olarak serbest olsa da özerk değildir. Destek her an geri çekilebilecek bir lütuf biçimindeyse minnet ve itaat üretir. Hak ve dayanışma ise ihtiyacı utanç olmaktan çıkarabilir; kişi yardım aldığı için hayatını teslim etmek zorunda kalmaz.
Kendi koymadığımız kuralların dünyası
Gündelik hayatımızın büyük bölümü bizim yazmadığımız kurallarla geçiyor. İşe hangi saatte başlayacağımız, krediye nasıl erişeceğimiz, şehirde nerede yürüyebileceğimiz, platformda neyin görünür olacağı önceden düzenlenmiş durumda. Bu kuralların hepsini herkesin tek tek belirlemesi mümkün değil. Ortak hayat, ortak düzenlemeler gerektiriyor. Bu yüzden özerklik hiçbir kurala uymamak demek olsaydı, başkalarıyla yaşamak imkânsızlaşırdı.
Mesele, bizi etkileyen kuralları anlayıp değiştirebilme gücümüzdür. Kuralın gerekçesi açık mı? Karardan etkilenenlerin sesi duyuluyor mu? Yanlış sonuç verdiğinde düzeltilebiliyor mu? Yaptırım ölçülü mü ve itiraz yolu var mı? Özerk kişi hiçbir sınır tanımayan kişi değil; sınırın nasıl kurulduğunu sorabilen, kör itaat etmeyen ve ortak kurala katılabilen kişidir. Kendi yasasını koymak, herkesin küçük bir hükümdar olması değil, yaşadığımız düzenin bize bütünüyle yabancı bir güç hâline gelmemesidir.
İçimizdeki yönetim
Dışarıdaki otoriteyi fark etmek kolay, içimize yerleşmiş olanı görmek daha güç. Patron yanımızda değilken kendimizi çalışmaya zorlayabilir, kimse bedenimizi eleştirmediği anda aynada kusur arayabilir, dinlenirken bile geri kaldığımızı düşünebiliriz. Başarı, güzellik, üretkenlik ve saygınlık ölçüleri kendi sesimiz gibi konuşur. Emir veren kişi görünmez olur ama emir sürer. Modern yönetim çoğu zaman insanı zorlamak yerine, onu kendisini zorlayan bir özneye dönüştürür.
Kendi yasanı koymak, içimizden geçen her isteği izlemek de değildir. İç seslerin bazıları yıllarca duyduğumuz beklentilerden, korkudan ve utançtan oluşur. Özerklik onları tamamen susturmak değil, aralarında ayrım yapabilmek ve bir karara düşünerek katılabilmektir. Bu hedefi gerçekten benimsiyor muyum, yoksa reddedersem değerimi kaybedeceğimi mi sanıyorum? Bir seçimin bize ait olması onun hiçbir etkiden doğmaması anlamına gelmez; etkileri fark edip sorumluluğunu üstlenebileceğimiz bir sürece dönüşmesi anlamına gelir.
Çıkış hakkı neden tek başına yetmiyor?
Modern dünya özerkliği çoğu zaman çıkış hakkıyla ölçüyor: İşini sevmiyorsan ayrıl, platformdan rahatsızsan hesabını sil, mahallen pahalıysa taşın. Kapının açık olması elbette önemlidir. Fakat ayrılmanın bedeli birikmiş emeği, sağlık güvencesini, sosyal çevreyi ve yıllarca oluşturulan veriyi kaybetmekse seçenek zayıflar. İnsan hukuken gidebilir ama hayatının büyük kısmını kapıda bırakmak zorundaysa ilişki hâlâ güçlü bir bağımlılık taşır.
Üstelik her sorunu bireysel çıkışla çözmek ortak dünyayı değiştirmeden bırakır. Kötü koşuldaki işten tek tek ayrılmak iş düzenini düzeltmez, yalnız sıradaki çalışana yer açar. Platformu terk etmek veri politikasını değiştirmez; iletişim ağımızı kaybettirir. Mahalleden taşınmak yüksek kirayı çözmez; insanı başka bir yere sürer. Özerklik gitme hakkının yanında kalırken konuşma, örgütlenme ve ilişkiyi değiştirme gücünü de gerektirir.
Özerkliği mümkün kılan dayanışma
İnsanların kendi hayatlarında söz sahibi olması yalnız cesaret ve karakter meselesi değildir. Gelir güvencesi, erişilebilir konut, bilgiye ulaşma, bakımın paylaşılması ve itiraz edenin yalnız bırakılmaması özerkliğin toplumsal altyapısını oluşturur. Bu destekler kişiyi başkalarına daha çok bağımlı kılmak zorunda değildir; doğru kurulduğunda tek bir güce mahkûm olmaktan kurtarır. Birden fazla ilişkiye dayanabilen insan, herhangi birinin keyfine daha az bağlıdır.
Özerklik böyle bakıldığında bireyciliğin parlatılmış bir biçimi değil, ona yöneltilmiş bir düzeltmedir. Kişinin karar hakkını savunur ama bu hakkın ortak koşullara dayandığını kabul eder. Kimseye ihtiyaç duymadan değil, ihtiyaçlarımızın bir efendi yaratmadığı ilişkiler içinde özgürleşiriz. Kendi yasamızı koymak, başkalarının varlığını reddetmek değil; birlikte yaşadığımız kurallarda eşit söz sahibi olmak ve hiçbir desteğin bizi sessiz bir itaat borcuna sokmasına izin vermemektir.