Özgürlük pişmanlık ihtimalini ortadan kaldırmaz; tersine mümkün kılar. Seçme yükü ancak hatanın bedeli ölümcül olmaktan çıktığında ve riskler adil paylaşıldığında özgürlüğün yaratıcı tarafına dönüşebilir.
Özgürlüğü çoğunlukla hafiflikle anlatıyoruz: Zincirler çözülür, kapılar açılır, insan istediği yöne gider. Oysa gerçek hayatta seçim yapabilmek bazen rahatlatmaktan çok yoruyor. Hangi işi kabul etmeliyim, bu ilişkide kalmalı mıyım, başka bir şehre taşınmalı mıyım, doğru hayatı mı yaşıyorum? Bir yol seçtiğimizde ötekilerden vazgeçiyoruz ve sonucun ne olacağını tam olarak bilmiyoruz. Üstelik çağımız bize hayatımızın bütünüyle seçimlerimizin ürünü olduğunu tekrar ediyor. Başarı bizimse başarısızlık da bizim olmalı. Böylece özgürlük bir imkân olmaktan çıkıp insanın her sonuçtan tek başına sorumlu tutulduğu ağır bir sınava dönüşebiliyor.
Karar vermemenin gizli rahatlığı
Otorite yalnız baskı kurduğu için değil, belirsizliği azalttığı için de çekici olabilir. Aile hangi mesleği seçmemiz gerektiğini söyler, kurum görevimizi belirler, gelenek doğru hayatın tarifini verir. Bu düzenler hareket alanımızı daraltır ama kararın yükünü de üzerimizden alır. Sonuç kötü olduğunda “Ben böyle istedim” demek zorunda kalmayız. İnsan bazen özgürlüğünü kaybettiğini bilse bile, yanlış seçim yapma korkusundan hazır cevaba sığınabilir.
Bir otoriteden kurtulduğumuzda yalnız yasak kalkmaz; karar verme sorumluluğu da önümüzde kalır. Seçim, ihtimallerden vazgeçmeyi içerir. Başka türlü yaşayabileceğimiz hayatlar zihnimizin bir köşesinde sürer ve “Ya ötekini seçseydim?” sorusu kolayca susmaz. Özgürlük pişmanlık ihtimalini ortadan kaldırmaz, tersine mümkün kılar. Sonucu önceden garanti edilmiş, hiçbir kayıp taşımayan davranış gerçek bir seçim sayılmaz. Bu nedenle özgürlük her zaman bir miktar kaygı ve belirsizlikle birlikte gelir.
Her sonuç gerçekten kişisel tercih mi?
Bugünün dili, toplumsal sorunları kişisel seçim hikâyelerine çevirmeye çok yatkın. İnsan işsizse doğru alana yatırım yapmamıştır, hastaysa kendine iyi bakmamıştır, yoksulsa parasını yönetememiştir, yalnızsa ilişkilerine emek vermemiştir. Bu anlatı insana kontrol duygusu verir: Doğru seçimleri yaparsan kötü şeyler başına gelmez. Fakat aynı zamanda eşitsizliği, şansı, hastalığı ve başkalarının kararlarını görünmez kılar. İnsan yaşadığı güçlüğü taşımakla kalmaz, onu seçmiş sayıldığı için suçluluk da duyar.
Elbette kararlarımızın sonuçları var; her şeyi koşullara bağlamak da kendi payımızı görmemizi engelleyebilir. Fakat gerçek seçenekle mecburiyet arasındaki farkı korumak gerekir. İki güvencesiz işten birini seçmek çalışma hayatını özgürce kurmak değildir. Kira yüzünden kentin dışına taşınmak yaşam tarzı tercihi sayılmaz. Bakım desteği bulunmadığı için çalışamayan birine kariyerini seçmediğini söylemek, seçeneği kapatan düzeni gizler. Sorumluluk, insanın kontrol edemediği koşulları da omzuna bıraktığımızda ahlaki bir kırbaca dönüşür.
Seçenek bolluğu neden yoruyor?
Gündelik hayat küçük kararlarla dolu. Hangi ürün, hangi paket, hangi içerik, hangi eğitim, hangi egzersiz, hangi beslenme biçimi? Seçeneklerin artması ilk bakışta özgürlüğü büyütüyor. Fakat sürekli karşılaştırma yapmak, her zaman daha iyi bir alternatif olabileceği duygusunu da büyütüyor. Bir şeyi seçtiğimiz anda kaçırdıklarımızı düşünüyor, sıradan bir kararın bile en doğru karar olmasını bekliyoruz. Seçim özgürlük işaretiyken, kusursuz seçim zorunluluğu bitmeyen bir zihinsel mesai yaratıyor.
Bu süreçte kararın çerçevesini kimin kurduğu çoğu zaman unutuluyor. Karmaşık sözleşmeler, kişiye göre değişen fiyatlar, gizli sıralama sistemleri ve yüzlerce seçenek arasında “bilinçli tüketici” olmamız bekleniyor. Kurumlar menüyü, bilgiyi ve riskleri belirliyor; bir kutuyu işaretlediğimiz anda bütün koşulları özgürce kabul etmiş sayılıyoruz. Seçim anı, güç eşitsizliğinin üzerini örten bir mühür gibi kullanılıyor. Oysa bir seçimin bulunması, koşulların adil olduğu anlamına gelmez.
Sorumluluk suçlanmaktan daha fazlası
Sorumluluğu yalnız “Sonucuna katlan” biçiminde anlarsak sert ve yalnızlaştırıcı bir ahlak kurarız. Kelimenin başka bir anlamı daha var: Yaptığımız şey hakkında cevap verebilmek, kararımızın başkalarına etkisini görebilmek ve gerektiğinde onarmaya katılmak. Bu anlayış insanı tek başına suçlu ilan etmek yerine ilişkilerin içine yerleştirir. Kendi payımızı kabul ederken başkalarının ve kurumların payını da sorabiliriz.
Hesap verme yükü karar gücüyle birlikte dağılmalı. Çalışandan her hatasının hesabını isteyen şirket kendi kararlarını açıklamıyorsa, yurttaştan sorumlu davranmasını bekleyen devlet yetkisini gizliyorsa, sorumluluk yalnız aşağıya gönderilen bir yüke dönüşür. Büyük etkisi olanın açıklama ve onarma sorumluluğu da büyük olmalıdır. Bir insanın küçük hatasını didikleyip bir kurumun binlerce kişiyi etkileyen kararını “piyasa koşulu” diye geçmek adalet değildir.
Özgürlüğü taşınabilir kılan şey
Seçme yükünün ağır olması özgürlükten vazgeçmemiz gerektiği anlamına gelmez. İhtiyacımız kararları bütünüyle yalnız vermek zorunda olmadığımız ilişkiler. Dostlarla konuşmak, ortak deneyimden yararlanmak, güvenilir bilgiye ulaşmak, bir hata yaptığımızda yeniden başlayabilmek ve kötü bir kararın bütün hayatı yıkmaması özgürlüğü taşınabilir kılar. Güvence insanı mutlaka sorumsuzlaştırmaz; korkudan değil düşünerek seçim yapmasına alan açabilir.
Özgürlük kusursuz kararı bulmak değildir. Eksik bilgiyle karar verebilmeyi, yanılınca bunu kabul etmeyi, yön değiştirmeyi ve onarmayı içerir. Sorumluluk da başarısızlığın altında tek başına ezilmek değil, kendi payımızı görebileceğimiz ve üzerimizdeki güçlerin payını sorgulayabileceğimiz bir ilişki kurmaktır. Seçme yükü ancak hatanın bedeli ölümcül olmaktan çıktığında, kararların çerçevesi tartışılabildiğinde ve riskler adil paylaşıldığında özgürlüğün yaratıcı tarafına dönüşebilir.