Sandık başında herkesin oyu bir. Kâğıt üzerinde bundan daha eşit bir görüntü bulmak zor. Ama siyaset sandık günü başlayıp bitmiyor.
Sandık başında herkesin oyu bir. Kâğıt üzerinde bundan daha eşit bir görüntü bulmak zor. Ama siyaset sandık günü başlayıp bitmiyor. Bir düzenleme hazırlanırken kimin hukukçu tutabildiği, hangi grubun rapor hazırlatabildiği, kimin karar vericiyle defalarca görüşebildiği, hangi sesin medya alanında sürekli yer bulduğu da sonucun parçası. Oy eşit olabilir; gündeme girme imkânı aynı değil.
Servetin siyasete etkisi yalnız seçim bağışı üzerinden konuşulduğunda bu geniş alan daralıyor. Para bazen doğrudan kampanyaya gider, bazen çok daha sıradan bir şeye dönüşür: zamana. İşten izin almadan toplantıya katılabilmek, aylar süren bir davayı sürdürebilmek, uzman görüşü satın alabilmek, şehir değiştirip temas kurabilmek, bir derneği yıllarca ayakta tutabilmek. Bunların hepsi siyasi kapasite.
Para biraz da boş zaman satın alıyor
Bir kamu toplantısı hafta içi öğleden sonra yapıldığında herkes davet edilmiş olabilir. Ama herkes gelemiyor. Saatlik ücretle çalışan, çocuğa bakan, iki işte birden çalışan veya uzak ilçeden gelecek kişi için katılımın maliyeti var. Varlıklı kişi ise yalnız daha çok paraya değil, kendi zamanını daha fazla kontrol etme imkânına sahip olabilir.
Bu fark siyasal tartışmanın tonunu bile değiştiriyor. Süreci uzun süre takip edenler mevzuatı öğreniyor, isimleri tanıyor, hangi kapının ne zaman açıldığını biliyor. Bir süre sonra yalnız fikirleri değil, sürecin dilini de onlar konuşuyor. İlk kez gelen insan neye itiraz edeceğini anlatmaya çalışırken deneyimli aktör çoktan madde numarasıyla konuşuyor.
Kimsenin diğerini susturması gerekmiyor. Eşitsizlik, bazılarının sürekli orada olabilmesiyle oluşuyor.
Mülkiyet gündemi nasıl değiştiriyor?
Servetin siyasal etkisi yalnız para harcamakla ilgili değil. Neye sahip olduğumuz da hangi sorunların “önemli” sayılacağını etkiliyor. Büyük mülk sahipleri için imar kararı ekonomik değer, kiracı için barınma meselesi. Şirket için vergi düzenlemesi yatırım ortamı, çalışan için ücret ve iş güvencesi. Aynı karar farklı hayatlarda başka ağırlık taşıyor.
Fakat karar masasına erişimi daha güçlü olan taraf kendi deneyimini kolayca genel çıkar gibi sunabiliyor. “Ekonominin ihtiyacı”, “yatırım güveni”, “piyasanın beklentisi” gibi ifadeler somut aktörlerin tercihlerini tarafsız zorunluluk havasına sokabiliyor.
Burada sorun şirketlerin veya mülk sahiplerinin konuşması değil. Onların da çıkarı, bilgisi ve itirazı var. Sorun, ekonomik gücün konuşma kapasitesine dönüşürken bunun siyaset dışı bir teknik gereklilik gibi görünmesi.
Hayırseverlik de bir karar gücü olabilir
Büyük servet sahiplerinin eğitim, sağlık, kültür veya afet alanında kaynak sağlaması gerçek ihtiyaçları karşılayabilir. Bir kütüphane açılır, burs verilir, hastane cihazı alınır. Bu katkıları sırf kaynağı zengin birinden geldiği için değersiz saymak anlamsız.
Ama burada başka bir soru doğuyor: Hangi ihtiyacın destekleneceğine kim karar veriyor? Vergiyle ortak bütçeye gidecek kaynak yerine özel bağış öne çıktığında, öncelik kamusal tartışmadan kişisel tercihe kayabilir. Bir kişi yüzlerce insanın erişemediği büyüklükte bir sosyal gündem kurma gücü kazanabilir.
İyi niyet bu güç farkını ortadan kaldırmıyor. Bugün yararlı bir proje seçen kişinin yarın neyi destekleyeceği yine kendi tercihine bağlı. Üstelik bağış alan kurum, kaynağını kaybetmemek için bağışçının hoşlanmayacağı alanlardan uzak durmayı öğrenebilir.
Böylece emir verilmeden de bir sınır oluşur.
Medyada sesin ağırlığı
Servet doğrudan gazete veya platform sahibi olmakla siyasete dönüşebilir, ama bundan daha ince yollar da var. Reklam bütçesi, araştırma fonu, sponsorluk, düşünce kuruluşu, etkinlik desteği… Hangi konunun uzun süre konuşulabildiği, hangi uzmanların görünür olduğu ve hangi araştırmanın yapılabildiği maddi kaynakla bağlantılı.
Bu durum her finanse edilen fikrin satın alınmış olduğu anlamına gelmez. İnsanlar gerçekten bağımsız çalışabilir. Fakat kaynak olmadan düşünce üretmenin de maddi sınırları var. Bir konuya yıllarca araştırmacı ayırabilen kurumla gönüllü birkaç kişinin akşamları yürüttüğü çalışma aynı görünürlük kapasitesine sahip değil.
Fikirlerin serbestçe yarıştığı söylenirken fikirlerin arkasındaki maddi koşullar görünmez kalabiliyor. Yarış var, ama herkes aynı yerden başlamıyor.
Zenginlerin siyasetten çıkarılması çözüm mü?
Buradan kolayca “serveti olan konuşmasın” gibi başka bir adaletsizliğe gidilebilir. İnsan ekonomik konumu nedeniyle yurttaş olmaktan çıkmaz. Üstelik yalnız zenginlerin örgütlü olması sorunluysa çözüm başkalarının örgütsüz kalması değil.
Sendikalar, kiracı birlikleri, mahalle ağları, tüketici örgütleri ve meslek birlikleri tam da dağınık insanların zamanını, bilgisini ve sesini bir araya getirdiği için önem kazanıyor. Tek kişinin yapamayacağı araştırma, hukuki mücadele veya müzakere ortak kaynakla mümkün hale geliyor.
Burada siyasal eşitlik, herkesin aynı miktarda paraya sahip olduğu soyut bir noktadan önce, servetin başkalarının sesini ezmeyecek kadar sınırlandığı ve maddi imkânı az olanların ortak kapasite kurabildiği yerde anlam kazanıyor.
Bir kişinin oyunun değeri gerçekten bir ise, onun sesinin duyulabilmesi neden banka hesabına bu kadar bağlı olsun?
Servet siyasal sese dönüşürken çoğu zaman kimse açıkça “senin fikrin daha değerli” demiyor. Daha büyük salon, daha iyi hukukçu, daha uzun zaman, daha sık görüşme ve daha güçlü iletişim ağı bunu sessizce söylüyor. Eşitlik kâğıtta bozulmuyor; gündelik siyasetin altyapısında aşınıyor.