Bankın kolçağında “evsizler oturamaz” yazmaz; yasak tabeladan kaldırılıp nesnenin biçimine yerleştirilmiştir. Tasarım çoğu zaman gündelik hayatın sessiz anayasası gibi çalışır ve maddeleri kamuoyunda tartışılmaz.
Bir bankın üzerinde neden kolçaklar bulunduğunu hiç düşündünüz mü? İlk cevap rahatlık olabilir. Oysa bazı kentlerde bu kolçakların asıl işlevi, bir insanın banka uzanmasını engellemektir. Bank hâlâ herkese açık görünür; üzerinde “evsizler oturamaz” yazmaz, başında güvenlik görevlisi beklemez. Yine de tasarımı aracılığıyla kimin nasıl kullanabileceğine karar verir. Yasak tabeladan kaldırılmış, nesnenin biçimine yerleştirilmiştir.
“Şeylerin siyaseti” tam da böyle anlarda görünür hâle gelir. Kapılar, yollar, telefonlar, ödeme sistemleri, okul sıraları ve internet siteleri yalnızca işlev taşımaz. Bedenlerin nerede duracağını, insanların birbirini nasıl göreceğini, kimin bekleyeceğini, kimin hızla geçeceğini de düzenler. Tasarım çoğu zaman güzel görünmenin ya da kullanışlı olmanın ötesindedir; gündelik hayatın sessiz anayasası gibi çalışır. Ne var ki bu anayasanın maddeleri genellikle kamuoyunda tartışılmaz.
Tasarım bir sorun tarifidir
Her tasarım bir soruna cevap verir, ama önce neyin sorun olduğuna karar verir. Bir meydanda gece uyuyan insanlar mı sorundur, yoksa insanların barınaksız kalması mı? İlk tanım seçilirse çözüm bölmeli banklar, parlak ışıklar ve sürekli sulanan zeminler olabilir. İkinci tanım seçilirse bambaşka bir siyaset gerekir. Tasarım, henüz çözüm üretmeden önce dünyayı belli bir biçimde adlandırır.
Dijital ürünlerde de benzer bir süreç işler. Bir platform “kullanıcı etkileşimi düşük” dediğinde, insanların neden daha az konuştuğunu değil, ekranda daha çok vakit geçirmelerini nasıl sağlayacağını sorun olarak tarif edebilir. Çözüm bildirimler, ödüller, seriler ve sonsuz akış olur. İnsanların dikkatini korumak değil, dikkatin kesintisiz biçimde ürüne dönmesini sağlamak hedeflenir. Teknik ekip başarılı bir çözüm geliştirmiş olabilir; fakat hangi hayat sorununu çözdüğü hâlâ tartışmalıdır.
Varsayılan ayarların sessiz iktidarı
Bir sistemi ilk kez açtığımızda karşımıza çıkan varsayılan ayarlar çoğu insan için kalıcıdır. Çünkü herkes uzun sözleşmeleri okumaz, gizlilik menülerinde dolaşmaz veya her seçeneğin sonucunu araştırmaz. Tasarımcı bunu bilir. Dolayısıyla varsayılan tercih, basit bir başlangıç noktası değil, milyonlarca insanın davranışını belirleyen güçlü bir karardır. Hesabın herkese açık gelmesiyle kapalı gelmesi arasında yalnızca bir kutucuğun işareti kadar değil, bambaşka bir mahremiyet anlayışı kadar fark vardır.
Rıza da bu noktada bulanıklaşır. Önümüze uzun bir metin koyup “kabul ediyorum” düğmesine bastırmak hukuken izin sayılabilir. Ama hizmeti kullanmanın tek yolu kabul etmekse, seçenekler anlaşılmayacak kadar karmaşıksa ve reddetmenin bedeli toplumsal hayattan dışlanmaksa burada ne kadar özgür bir rızadan söz edilebilir? Tasarım, seçme hakkını görünürde koruyup gerçek hayatta anlamsızlaştırabilir. Kullanıcı “evet” demiştir, ama soruyu başkası yazmış, cevapların sınırını başkası çizmiştir.
Kimin bedeni ölçü kabul ediliyor?
Tasarımın taraflılığı bazen hangi insanın “normal” kabul edildiğinde ortaya çıkar. Merdiven, yürüyebilen bedeni; küçük yazı, iyi gören gözü; yalnızca sesle çalışan sistem, işitebilen kulağı merkeze alır. Bir form yalnızca kadın ve erkek seçenekleri sunuyorsa insanların çeşitliliğini teknik bir hataya indirger. Yüz tanıma sistemi bazı yüzlerde daha çok yanılıyorsa mesele yalnızca yazılım kalitesi değildir; kimlerin verisinin yeterince önemsendiğiyle de ilgilidir.
“Ortalama kullanıcı” diye hayal edilen kişi çoğu zaman ortalama değildir; tasarım kararlarını veren çevrelerin alışkanlıklarını taşır. İyi internet bağlantısına, güncel telefona, banka hesabına, sabit adrese ve resmî belgelere sahip olduğu varsayılır. Bu koşullara sahip olmayanların yaşadığı zorluk ise sistemin siyasi tercihi olarak değil, kullanıcının kişisel yetersizliği gibi görünür. Oysa dışarıda kalmak bazen tasarımın kazası değil, doğrudan sonucudur.
Sürtünme nerede, kolaylık kimin için?
Teknoloji dünyası “sürtünmesiz deneyim” sözünü seviyor. Satın alma tek dokunuşa iner, video kendiliğinden başlar, bir sonraki içerik önümüze otomatik gelir. Fakat sürtünme ortadan kaybolmaz; yalnızca yer değiştirir. Sipariş vermek kolaylaşırken onu taşıyan işçinin zamanı sıkışır. Ucuz yolculuk bulmak kolaylaşırken sürücünün güvencesi azalabilir. Fotoğrafları bulutta saklamak zahmetsizleşirken enerji tüketimi, veri merkezleri ve elektronik atık gözümüzden uzaklaşır.
Bu nedenle “kolay” kelimesini tek başına kullanmak yanıltıcıdır. Kimin işi kolaylaşıyor, kimin yükü artıyor? Kullanıcının önünden kaldırılan zahmet hangi çalışanın omzuna, hangi mahallenin trafiğine, hangi coğrafyanın madenine taşınıyor? Tasarımın gücü, maliyeti görünmez kılabildiği ölçüde büyür. Parlak ekranın arkasındaki emek, kaynak ve denetim ilişkileri kaybolduğunda teknoloji neredeyse sihir gibi görünür.
Başka türlü tasarlamak mümkün mü?
Tasarımın siyasi olduğunu söylemek, bütün tasarımcıları gizli iktidar mühendisleri ilan etmek değildir. Asıl mesele, tasarım kararlarını dar uzman gruplarının işi olmaktan çıkarıp onlardan etkilenen insanların tartışmasına açmaktır. Bir engellinin erişilebilirlik konusunda sonradan görüş bildirmesi yerine daha ilk aşamada karar verici olması, bir mahalle uygulamasının mahalle sakinleriyle birlikte kurulması, bir kamu yazılımının kaynak kodunun ve karar ölçütlerinin denetlenebilmesi başka bir yolun parçaları olabilir.
Yine de katılım kelimesini süs olarak kullanmamak gerekir. İnsanlara renk seçtirip sistemin ne amaçla kurulacağını tartışmaya açmıyorsak gerçek bir ortak tasarımdan söz edemeyiz. Katılım, seçeneklerden birini işaretlemek değil, seçeneklerin nasıl oluştuğuna müdahale edebilmektir. Tasarımın gücünü demokratikleştirmek de tam burada başlar.
Çevremizdeki şeyler sessizdir, ama tarafsız değildir. Bankın kolçağı, uygulamanın düğmesi, kameranın açısı ve formdaki boşluk bize nasıl bir dünyada yaşadığımızı anlatır. Belki de özgürlük yalnızca kötü yasaları değiştirmekle değil, itaat etmeyi olağanlaştıran nesneleri yeniden tasarlamakla da ilgilidir. Çünkü bazen iktidar karşımıza üniformayla çıkmaz; rahat görünümlü bir bankın tam ortasına yerleşir.