Bir kahve markasını sevmiyorsak başka kafeye gidebiliriz. Bir tişört üreticisini boykot etmek de mümkün. Piyasa ilişkisini çoğu zaman bu basit çıkış fikriyle savunuyoruz: Beğenmiyorsan alma.
Bir kahve markasını sevmiyorsak başka kafeye gidebiliriz. Bir tişört üreticisini boykot etmek de mümkün. Piyasa ilişkisini çoğu zaman bu basit çıkış fikriyle savunuyoruz: Beğenmiyorsan alma. Fakat ödeme sistemi, telefon ağı, bulut altyapısı, harita hizmeti veya büyük bir dijital platform söz konusu olduğunda çıkış aynı kadar kolay olmayabilir.
Bir şirket büyüdükçe yalnız daha çok ürün satmıyor; başka insanların çalışabileceği, konuşabileceği, ödeme yapabileceği veya müşteriye ulaşabileceği koşulları da belirlemeye başlayabiliyor. Özel mülkiyet devam ediyor, fakat kararın etkisi giderek kamusal hale geliyor. Tam bu noktada “şirket kendi malı üzerinde istediğini yapar” cümlesi açıklama gücünü kaybetmeye başlıyor.
Çıkış kapısı varsa gerçekten çıkabiliyor muyuz?
Bir iletişim platformunun kurallarını beğenmeyen kullanıcı hesabını kapatabilir. Ama bütün ailesi, müşterileri veya meslek çevresi oradaysa hesabı kapatmak yalnız bir üründen vazgeçmek değildir. Sosyal bağın bir kısmından vazgeçmektir.
Ağ etkisi denilen şey gücü burada büyütür. Herkesin bulunduğu yerde bulunmak giderek zorunlu hale gelir. Yeni rakip teknik olarak daha iyi olsa bile kullanıcılar birbirini orada bulamadığı için büyümekte zorlanır.
Bu durumda “serbest seçim” hukuken varlığını sürdürür, gündelik hayatta daralır. Şirket kimseyi zorla tutmaz; ayrılmanın maliyeti kullanıcıların birbirine bağımlılığından doğar.
İktidar her zaman kapıyı kilitlemez. Bazen kapının dışını fazla boş bırakır.
Teknik karar siyasi sonuç doğurabilir
Bir altyapı şirketinin API’sini, ödeme politikasını veya içerik standardını değiştirmesi teknik iş gibi görünebilir. Fakat küçük işletmelerin müşteriye ulaşımı, bağımsız geliştiricilerin uygulaması veya gazetecinin görünürlüğü bu karara bağlıysa teknik değişiklik ekonomik ve toplumsal sonuç üretir.
Şirket yönetimi bu kararı hissedarları, güvenlik, maliyet veya ürün stratejisi açısından alabilir. Karardan etkilenen milyonlar ise masada değildir. Kullanıcıya sonradan bildirim gelir.
Bu, şirketin mutlaka kötü karar aldığı anlamına gelmez. Bazı değişiklikler güvenlik veya hizmet kalitesi için gerekli olabilir. Fakat kararın geniş etkisi ile karar sürecinin dar yapısı arasındaki fark büyüdükçe özel yönetim kamusal güce benzemeye başlar.
Mülkiyet her şeyi açıklıyor mu?
Bir restoran sahibinin menüsünü belirlemesi olağan. Bir ödeme altyapısının kimin ekonomik sisteme erişebileceğini belirlemesi aynı ölçekte değil. İki durumda da özel mülkiyet var, ama toplumsal bağımlılık farklı.
Kritik hizmet haline gelen şirketin yalnız müşterisiyle ilişkisi yoktur. Çalışanlar, küçük işletmeler, kamu kurumları ve başka şirketler onun altyapısına bağlanabilir. Kesinti veya politika değişikliği zincirleme sonuç doğurur.
Bu nedenle kamusal güç yalnız devletin zor kullanma tekeliyle ölçülemeyebilir. İnsanların hayatında vazgeçilemez bir geçit tutmak da önemli bir güç biçimi.
Kapıyı şirketin inşa etmiş olması, kapıdan geçmek zorunda kalanların söz hakkı sorununu ortadan kaldırmıyor.
Düzenleme tek başına güç dağıtıyor mu?
Büyük şirket kamusal güç kazandığında ilk çözüm genellikle devlet düzenlemesi. Rekabet kuralları, veri koruma, tüketici hakkı veya altyapı yükümlülükleri gerçekten sınır koyabilir.
Fakat burada başka bir merkezileşme riski var. Şirketin gücünü denetleyecek devlet kurumu da kapalı, teknik ve büyük şirketlerle iç içe olabilir. Düzenleme toplantılarına en kolay katılanlar yine büyük şirketlerin hukuk ve lobi ekipleri olabilir.
Bu yüzden mesele “şirket mi devlet mi?” ikiliğine sıkışınca seçim daralıyor. Bir büyük gücü başka büyük güçle dengelemek bazen gerekli, ama insanların doğrudan söz kapasitesini büyütmeyebilir.
Birlikte işlerlik, açık standartlar, kooperatif altyapılar, kamusal seçenekler veya kullanıcıların yönetime katıldığı modeller burada başka ihtimaller açabilir. Hiçbiri otomatik çözüm değil; kooperatif de bürokratikleşebilir, kamu hizmeti de merkezileşebilir.
Şirket çalışanları da bu gücün dışında değil
Şirketin kamusal kararları yalnız yöneticilerin elinde görünür. Oysa bu sistemleri geliştiren çalışanlar da sonuçları görebilir. Bazı şirketlerde çalışanların etik veya siyasi itirazları ciddi iç çatışmalara dönüşebiliyor.
Bu durum tuhaf bir temsil sorusu yaratıyor. Çalışanlar toplum adına karar verme yetkisine sahip değil; ama ürünün zararını herkesten önce fark edebilirler. Yönetimin ticari hedefiyle kamusal sonuç arasındaki gerilim şirketin içine taşınır.
Çalışanın konuşma güvencesi yoksa önemli bilgi yönetim katında sıkışabilir. Şirket dışarıya kapalı olduğu kadar içeriye de hiyerarşikse kamusal etkisinin denetimi daha zorlaşır.
Ne zaman “sadece şirket” olmaktan çıkıyor?
Bunun kesin bir eşiği yok. Kullanıcı sayısı mı, pazar payı mı, vazgeçilmezlik mi, altyapı niteliği mi? Belki tek bir sayıdan çok bağımlılık ilişkisine bakmak gerekiyor.
Bir hizmetten ayrılmak işimizi, iletişimimizi veya temel ekonomik erişimimizi ciddi biçimde zedeliyorsa; şirket tek taraflı kural koyuyor ve bu kurallar geniş bir topluluğun hayatını değiştiriyorsa; karar karşısında etkili itiraz yolu bulunmuyorsa özel güç kamusal bir nitelik kazanmış demektir.
Bu, her büyük şirketi devletleştirmek gerektiği sonucunu zorunlu kılmıyor. Soru mülkiyet etiketinden önce geliyor: Bu kadar büyük bir karar gücü neden yalnız mülk sahibinin hakkı olarak görülüyor?
Şirket kamusal güce dönüşürken tabela değişmiyor. Belki bu yüzden fark etmek zor. Bina hâlâ özel, sözleşme hâlâ ticari, kullanıcı hâlâ müşteri. Ama bir gün hesabımız kapandığında, ödeme geçmediğinde veya bütün işimiz bir politika değişikliğiyle durduğunda “müşteri” olmanın ne kadar az söz hakkı verdiğini anlıyoruz.