“Önemli olan onu nasıl kullandığımızdır” cümlesi rahatlatıcı; ama her araç önümüzde eşit sayıda yol açmaz. Asıl soru teknolojinin iyi mi kötü mü olduğu değil: hangi davranışı kolaylaştırıyor, kime güç veriyor, bedelini kim ödüyor?
Teknoloji hakkında konuşurken sık sık rahatlatıcı bir cümleye sığınıyoruz: “Teknoloji iyi ya da kötü değildir; önemli olan onu nasıl kullandığımızdır.” İlk bakışta son derece makul görünüyor. Bir bıçakla ekmek de kesilebilir, insan da yaralanabilir. İnternet bilgiye ulaşmayı kolaylaştırabilir, milyonlarca insanın izlenmesine de hizmet edebilir. Yapay zekâ bir hastalığın erken teşhisinde kullanılabilir, insanların davranışlarını yönlendiren bir propaganda düzeninin parçasına da dönüşebilir. Buradan bakıldığında bütün sorumluluk kullanıcıya aitmiş gibidir. Araç masumdur, niyet bizdedir.
Fakat mesele gerçekten bu kadar basit mi? Her araç, onu elimize aldığımız anda önümüzde eşit sayıda yol mu açar? Yoksa bazı teknolojiler bizi belirli davranışlara yönlendirirken başka ihtimalleri sessizce kapatır mı? Bir sosyal medya platformu yalnızca insanların iletişim kurduğu tarafsız bir meydan mıdır, yoksa görünür olmayı, tepki vermeyi, kendini sergilemeyi ve sürekli geri dönmeyi teşvik eden belirli bir toplumsal düzen midir? Teknolojinin nötr olduğu fikri, çoğu zaman onun nasıl tasarlandığını, kim tarafından finanse edildiğini ve hangi hayat biçimini olağanlaştırdığını gözden kaçırmamıza neden oluyor.
Bir aracın içine yerleştirilen dünya
Her teknolojik araç, farkında olsak da olmasak da belirli varsayımlar üzerine kurulur. Otomobil yalnızca bizi bir yerden başka bir yere götürmez; yolların, otoparkların, benzin istasyonlarının, şehirlerin ve hatta gündelik zamanın otomobile göre yeniden düzenlenmesini ister. Otomobil yaygınlaştıkça kentlerin merkezi yayalar olmaktan çıkar. Mesafeler büyür, mahalleler bölünür, sokaklar çocukların oynadığı ortak alanlar olmaktan uzaklaşır. Sonunda otomobil bir seçenek olmaktan çıkarak zorunluluğa dönüşür. Onu kullanmak istemeyen kişi bile onun için kurulmuş bir şehirde yaşamak zorunda kalır.
Akıllı telefon da yalnızca taşınabilir bir iletişim aracı değildir. İşin, arkadaşlığın, aşkın, alışverişin, haberin ve eğlencenin aynı ekranda toplanmasına yol açar. Her an ulaşılabilir olmayı olağanlaştırır. Mesai bittikten sonra gelen bir mesaja cevap vermemek, bir süre önce doğal bir hakken giderek açıklanması gereken bir davranışa dönüşür. Teknoloji bize doğrudan “cevap vermelisin” demez; fakat cevap vermediğimizde hissettiğimiz huzursuzluğu üreten koşulları hazırlar. Emir görünmez hâle gelir, ama etkisi ortadan kalkmaz.
Kolaylık karşılığında verdiğimiz şey
Dijital dünyadaki pek çok hizmet bize kolaylık vaat ediyor. Yolumuzu kaybetmiyoruz, istediğimiz yemeği birkaç dokunuşla çağırıyor, yıllardır görmediğimiz birine saniyeler içinde ulaşabiliyoruz. Bu kolaylıkların gerçek olmadığını söylemek anlamsız olur. Teknoloji hayatımızdaki pek çok zahmeti gerçekten azalttı. Sorun, kolaylığın çoğu zaman yalnız gelmemesi. Yanında yeni bağımlılıklar, görünmeyen maliyetler ve güç ilişkileri getiriyor.
Bir uygulama bize ücretsiz hizmet sunduğunda genellikle yalnızca cömert davranmıyordur. Davranışlarımız, tercihlerimiz, konumumuz, ekranda bekleme süremiz, hangi görüntüde durduğumuz ve hangi cümleye öfkelendiğimiz kaydedilebilir bir değere dönüşür. Biz uygulamayı kullandığımızı düşünürken uygulama da bizi ölçer, sınıflandırır ve gelecekte ne yapacağımızı tahmin etmeye çalışır. “Ücretsiz” sözcüğü, bu alışverişin üzerini örten zarif bir perdeye dönüşebilir. Teknolojinin tarafsızlığından söz ettiğimizde, bu perdenin arkasındaki ekonomik düzeni de tarafsız ilan etmiş oluruz.
Langdon Winner’ın rahatsız edici sorusu
Teknoloji düşünürü Langdon Winner, “Nesnelerin siyaseti olabilir mi?” diye sorarken yalnızca makinelerden söz etmiyordu. Onun asıl meselesi, teknik sistemlerin toplumsal ilişkileri nasıl kurduğu ve bazı iktidar biçimlerini nasıl kalıcılaştırdığıydı. Bir teknolojinin politik olması için konuşması, oy vermesi ya da bir ideoloji ilan etmesi gerekmez. İnsanları belirli biçimde bir araya getiriyor, bazılarına yetki tanırken bazılarını dışarıda bırakıyor, merkezi denetimi zorunlu kılıyor veya itiraz yollarını daraltıyorsa zaten politik bir iş görüyordur.
Örneğin büyük ve karmaşık bir enerji sistemi, yalnızca elektrik üretmez; uzmanlara, merkezî yönetime, güvenlik aygıtına ve geniş bir bürokrasiye ihtiyaç duyabilir. Buna karşılık küçük ölçekli, yerel ve birlikte yönetilebilen bir üretim biçimi başka toplumsal ilişkileri mümkün kılabilir. Burada bir teknolojinin otomatik olarak özgürlükçü ya da baskıcı olduğunu söylemek gerekmiyor. Ancak teknik tercihlerin toplumsal sonuçları olduğunu kabul etmek gerekiyor. “En verimli çözüm bu” denildiğinde bile kimin veriminden, kimin maliyetinden ve kimin söz hakkından bahsedildiğini sormak zorundayız.
Kullanıcı gerçekten ne kadar özgür?
“Araç değil, kullanım biçimi önemlidir” sözü, kullanıcının her koşulda özgürce karar verebildiğini varsayar. Oysa dijital araçlar tam da kararlarımızın çevresini düzenlemek üzere tasarlanıyor. Bildirimlerin rengi, düğmenin yeri, sonsuz kaydırma, otomatik oynatma, beğeni sayısı ve “kaçırıyor olabilirsin” duygusu tesadüf değildir. Bütün bunlar davranışlarımızı zorla değil, küçük dürtmelerle biçimlendirir. Kapıyı kilitlemezler; fakat koridoru öyle daraltırlar ki çoğu zaman aynı yöne yürürüz.
Üstelik tek tek kullanıcıların “ben bilinçliyim” demesi sorunu çözmez. Bir platform kamusal konuşmanın başlıca alanına dönüşmüşse onu terk etmenin bedeli yalnızca bir uygulamadan vazgeçmek değildir; arkadaşlardan, müşterilerden, haber akışından ya da mesleki görünürlükten uzaklaşmak olabilir. Seçim vardır, ama seçeneklerin maliyeti eşit değildir. Bu yüzden teknolojik özgürlüğü yalnızca “kullan veya kullanma” ikiliğine indirmek, içinde bulunduğumuz yapıyı görünmez kılar.
Nötr değilse ne yapacağız?
Teknolojinin nötr olmadığını söylemek, teknoloji düşmanlığı değildir. Telefonları kırmak, interneti kapatmak ya da geçmişe dönmek gibi romantik bir çağrı hiç değildir. Tam tersine, teknolojiyi ciddiye almaktır. Onu kader gibi kabul etmek yerine tartışılabilir, değiştirilebilir ve ortaklaşa yönlendirilebilir bir toplumsal mesele olarak görmektir. Hangi verilerin toplandığına, algoritmaların hangi ölçütlerle çalıştığına, altyapının kimin elinde olduğuna ve kullanıcıların karar süreçlerine katılıp katılamadığına bakmak gerekir.
Belki de asıl soru “Teknoloji iyi mi, kötü mü?” değildir. Daha dürüst sorular şunlar olabilir: Bu araç hangi davranışları kolaylaştırıyor? Kime güç veriyor? Kimi bağımlı hâle getiriyor? Hangi seçeneği görünmez kılıyor? Bedelini kim ödüyor? Değiştirme hakkı kimde? Teknoloji bu soruların dışında duran sessiz bir nesne değildir. Hayatımızı kuran masada çoktan yerini almıştır. Mesele, o masada yalnızca tasarımcıların, şirketlerin ve devletlerin mi oturacağı; yoksa hayatı değişen insanların da söz sahibi olup olmayacağıdır.