Aykırı Medya
Otorite ve İktidar

“Toplum Sözleşmesi”ni Hiç İmzaladık mı?

Ortada imzaladığımız bir belge yok; yine de doğduğumuz düzen gönüllü katıldığımız bir kulüp gibi anlatılıyor. Gidecek yeri olmayan için kalmak, özgür tercih değildir.

Devletin neden bize hükmetme hakkına sahip olduğu sorulduğunda en tanıdık cevaplardan biri toplum sözleşmesidir. İnsanların düzensizlik, güvensizlik ve çatışma içinde yaşamamak için bazı özgürlüklerinden vazgeçtiği; karşılığında devletin güvenlik, hukuk ve ortak düzen sağladığı söylenir. Bu anlatı o kadar yerleşiktir ki vergi vermekten yasalara uymaya kadar pek çok yükümlülük, sanki doğmadan önce kabul ettiğimiz bir anlaşmanın maddeleriymiş gibi sunulur. Fakat ortada imzaladığımız bir belge yoktur. Sözleşmenin taraflarını, tarihini ve hangi koşullarda sona ereceğini de bilmiyoruz.

Hayalî bir başlangıcın gerçek sonuçları

Toplum sözleşmesi çoğu düşünürde tarihsel bir olaydan çok siyasal iktidarı değerlendirmek için kullanılan bir varsayımdır. İnsanlar eşit ve özgür olsaydı hangi yönetimi kabul ederdi? Hangi koşullarda ortak bir otorite kurmak akla uygun olurdu? Bu sorular iktidarın kaynağını Tanrı’dan, soydan veya fetih hakkından alıp insanların rızasına bağladığı için dönüştürücüydü.

Ne var ki varsayım zamanla gerçek bir onay varmış gibi kullanılabiliyor. Bu ülkede yaşıyorsan kuralları kabul etmiş sayılırsın; kamu hizmetlerinden yararlanıyorsan devlete borçlusun; gitmiyorsan kalmayı seçmişsindir. Böylece doğduğumuz düzen, gönüllü olarak katıldığımız bir kulübe benzetilir. Oysa insan vatandaşlığını, ekonomik koşullarını, dilini ve ailesini seçerek dünyaya gelmez. Bir ülkeden ayrılmak da üyelikten çıkmak kadar kolay değildir.

Sessizlik gerçekten rıza mıdır?

Bir sözleşmenin geçerli sayılması için tarafların koşulları bilmesi, reddetme imkânına sahip olması ve baskı altında bulunmaması beklenir. Devlet ile yurttaş arasındaki ilişkide ise kuralların çoğu doğumumuzdan önce belirlenmiştir. Onları tek tek müzakere edemeyiz; kabul etmediğimiz maddeleri çıkaramayız. İtiraz ettiğimizde de yükümlülükler ortadan kalkmaz.

Bu nedenle yalnızca ülkede yaşamaya devam etmemizi rıza saymak sorunludur. Gidecek yeri, parası veya kabul edileceği başka bir ülke bulunmayan insanın kalması özgür tercih değildir. Aynı mantık işyerinde “Beğenmiyorsan ayrıl”, kentte “Kirayı karşılayamıyorsan taşın” biçiminde karşımıza çıkar. Çıkışın ağır bedeli görünmez kılındığında zorunluluk gönüllülük gibi gösterilir.

Güvenlik karşılığında ne kadar itaat?

Sözleşme anlatısında devlet çoğu zaman bizi şiddetten koruyan taraf olarak görünür. İnsanlar kişisel intikam ve sürekli çatışma yerine ortak kuralları kabul eder. Ancak koruyucu, zamanla korunması gereken en büyük güç hâline gelebilir. Güvenlik için verilen yetkiler gözetim, cezalandırma ve muhalefeti bastırma araçlarına dönüştüğünde sözleşmenin karşılıklılığı bozulur.

Devlet yurttaştan yasaya uymasını isterken kendi kurumlarının işlediği haksızlıkları “münferit olay” sayabiliyorsa eşit iki taraftan söz edemeyiz. Yurttaş yükümlülüğünü yerine getirmediğinde ceza görür; devlet sözünü tutmadığında başvurulacak makam yine devletin kendisidir. Sözleşmenin yorumlanması, uygulanması ve ihlaline karar verme gücü tek tarafta toplanmıştır.

Geçmiş kuşaklar geleceği bağlayabilir mi?

Bir toplum belirli bir dönemde anayasa yapmış, kurumlar kurmuş ve yönetim biçimi seçmiş olabilir. Peki geçmişte verilen kararlar henüz doğmamış insanları hangi ölçüde bağlar? Her kuşağın düzeni yeniden tartışma hakkı yoksa toplum sözleşmesi özgür rızanın değil, ölülerin yaşayanlar üzerindeki otoritesinin aracına dönüşebilir.

Bu, her sabah bütün yasaları yeniden oylamamız gerektiği anlamına gelmez. Ortak hayat süreklilik gerektirir. Ancak kurumların değiştirilebilir olması, toplumun yeni ihtiyaçlarına cevap vermesi ve hiçbir kuralın yalnızca eski olduğu için kutsallaştırılmaması gerekir. Bir sözleşme ancak tarafların onu gözden geçirebildiği sürece canlıdır.

Sözleşme yerine sürekli katılım

Belki sorun, devletin meşruiyetini geçmişte gerçekleştiği varsayılan tek bir onay anına bağlamaktır. Rıza bir kez verilip sonsuza kadar geçerli kalan mühür değil, geri alınabilen ve yenilenmesi gereken bir ilişkidir. İnsanlar hayatlarını etkileyen kararlara katılamıyor, yöneticileri denetleyemiyor ve ortak kaynakların kullanımını değiştiremiyorsa hayalî bir sözleşmeye başvurmak bugünkü eksikliği gidermez.

Toplum birlikte yaşama ihtiyacından doğar; fakat birlikte yaşamak mutlaka tepede toplanmış sınırsız bir otorite gerektirmez. Yerel meclisler, işyeri örgütleri, kooperatifler ve dayanışma ağları insanların kuralları doğrudan müzakere edebileceği başka ilişkiler kurabilir. Bu yapılar da iktidar sorunundan bütünüyle arınmış değildir, fakat en azından sözleşmenin taraflarını görünür kılabilir.

“Toplum sözleşmesini hiç imzaladık mı?” sorusunun basit cevabı hayırdır. Daha önemli cevap ise şudur: İmzalamadığımız bir sözleşmeye dayanarak bizden itaat isteyenlere karşı, ortak hayatın koşullarını bugün birlikte belirleme hakkımız vardır. Meşruiyet geçmişte atıldığı varsayılan bir imzadan değil, insanların şimdi konuşabilmesi, itiraz edebilmesi ve kararları değiştirebilmesinden doğmalıdır.

Paylaş

Bu yazı yalnızca bu dilde mevcut.

Yorumlar · Yorum yok

Yorum yapmak için giriş yapın.

  • Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Bülten

Yeni yazılardan haberdar olmak için e-posta adresinizi bırakın.