Aykırı Medya
Cinsiyet ve Kimlik

Toplumsal Cinsiyet Nedir? Biyoloji ile Farkı

Hangi bedenin güçlü, hassas, yönetici ya da bakıcı sayılacağı biyoloji kitabında yazmıyor. Soruyu sorabildiğimiz anda kadınlığı ve erkekliği birer kader olmaktan çıkarıp üzerinde konuşabileceğimiz yaşam biçimleri olarak görmeye başlarız.

Bir bebek dünyaya geldiğinde sorulan ilk sorulardan biri genellikle “Kız mı, erkek mi?” oluyor. Bu soru yalnızca bedensel bir özelliği öğrenme merakından ibaret kalmıyor. Cevapla birlikte renklerden oyuncaklara, ses tonundan beklentilere kadar uzun bir senaryo da devreye giriyor. Henüz konuşamayan bir çocuğa nasıl davranacağı, hangi duyguları göstermesinin hoş karşılanacağı, büyüdüğünde nasıl bir hayat sürmesinin bekleneceği hakkında küçük işaretler bırakmaya başlıyoruz. Çoğunu kötü niyetle yapmıyoruz; bize de doğal ve kendiliğinden böyle davranılmış olduğu için aynı dili tekrar ediyoruz.

Toplumsal cinsiyet kavramı, bedenler arasındaki farklılıkları inkâr etmek için değil, bu farklılıklara toplumun yüklediği anlamları konuşabilmek için kullanılıyor. İnsan bedeni maddi bir gerçeklik; hormonlar, üreme organları, kromozomlar ve ikincil cinsiyet özellikleri var. Fakat hangi bedenin güçlü, hassas, yönetici, bakıcı, akılcı ya da duygusal sayılacağı biyoloji kitabında yazmıyor. Beden bize bazı imkânlar ve sınırlar getirirken, o bedenle nasıl yaşayacağımıza ilişkin büyük hikâyeyi kültür, ekonomi, aile, din, hukuk ve gündelik alışkanlıklar birlikte kuruyor.

Beden vardır, ama tek bir cümle değildir

Biyolojik cinsiyet çoğu zaman iki kusursuz kutuptan oluşan basit bir düzen gibi anlatılıyor. Oysa insan bedeni bu şemadan daha çeşitli. Kromozomlar, hormon düzeyleri, iç ve dış üreme anatomisi her insanda aynı biçimde örtüşmeyebiliyor; interseks özelliklerle doğan insanlar bunun en açık örneği. Bu gerçek, kadın ve erkek kategorilerinin gündelik hayatta hiçbir anlamı olmadığı sonucunu doğurmuyor. Daha çok, doğanın bizim sınıflandırma tablolarımız kadar keskin davranmadığını gösteriyor.

Öte yandan bedensel farkların varlığını kabul etmek, onlardan toplumsal bir görev listesi çıkarmayı gerektirmiyor. Doğurabilmek, çocuk bakımının ömür boyu yalnızca kadınların sorumluluğu olduğunu kanıtlamaz. Ortalama fiziksel güç farkı, bütün erkeklerin bütün kadınlardan güçlü olduğu ya da karar yetkisinin güçlü olana verilmesi gerektiği anlamına gelmez. Biyolojik bir gözlemden ahlaki ve siyasi bir hiyerarşi üretildiğinde, “olan” ile “olması gereken” birbirine karıştırılmış olur.

Kadınlık ve erkeklik nasıl kuruluyor?

Toplumsal cinsiyet, kadın ya da erkek sayılmanın yalnızca bedensel değil, aynı zamanda öğrenilmiş ve sürekli tekrarlanan bir tarafı olduğunu söyler. Bir oğlan çocuğunun ağladığında susturulması, bir kız çocuğunun oturuşunun daha sık düzeltilmesi, ev işinin kız kardeşe daha erken öğretilmesi, tehlikeli sayılan alanlarda erkeğe daha fazla hareket özgürlüğü tanınması bu kuruluşun küçük parçalarıdır. Tek tek bakıldığında önemsiz görünen bu parçalar yıllar içinde karakter, meslek seçimi, gelir, güvenlik ve söz hakkı üzerinde büyük farklar yaratabilir.

Burada “kurulmuş” kelimesi sahte ya da kolayca çıkarılıp atılabilir demek değildir. Para da hukuk da sınırlar da toplumsal olarak kurulmuştur; buna rağmen hayatımız üzerinde son derece gerçek etkiler yaratırlar. Toplumsal cinsiyet de bedenimize, alışkanlıklarımıza ve arzularımıza kadar yerleşebilir. İnsan bazen kendisine dışarıdan dayatılan bir rolü artık kendi doğal eğilimi gibi hisseder. Bu nedenle mesele, insanlara “Bütün tercihlerin yanlış” demek değil; tercihlerin hangi koşullarda oluştuğunu dürüstçe sorabilmektir.

Aynı davranış, farklı hüküm

Bir erkeğin kararlı bulunmasına yol açan tavır, bir kadında sertlik ya da geçimsizlik diye yorumlanabilir. Kadın öfkelendiğinde “duygusal”, erkek öfkelendiğinde “otoriter” sayılabilir. Erkek çocuğun hareketliliği canlılık, kız çocuğun aynı davranışı terbiyesizlik olarak görülebilir. Bu çifte ölçüler, toplumsal cinsiyetin yalnızca kişinin kendi davranışından değil, başkalarının o davranışı okuma biçiminden de oluştuğunu gösterir.

Dijital dünya da bu eski rolleri ortadan kaldırmadı; bazen onları yeni araçlarla güçlendirdi. Sosyal medya kadınlara görünür olma alanı açarken aynı anda bedenlerini sürekli değerlendirmeye sunabiliyor. Erkeklere duygularını ifade edecek yeni diller sunarken, saldırganlığı erkekliğin kanıtı sayan çevrimiçi topluluklar da üretebiliyor. Algoritmalar geçmişte daha çok tıklanan ve paylaşılan kalıpları önümüze getirerek, toplumdaki önyargıyı sanki insanların değişmez isteğiymiş gibi yeniden dolaşıma sokabiliyor.

“Doğal” dediğimiz şey ne kadar doğal?

Bir davranışın çok yaygın olması onun doğuştan geldiğini göstermez. İnsanlar yüzyıllar boyunca farklı aile biçimleri, iş bölümleri, kıyafetler ve cinsiyet beklentileri içinde yaşadı. Bugün bize vazgeçilmez görünen bazı roller başka dönemlerde başka türlü kuruldu; bugün “kadın işi” ya da “erkek işi” dediğimiz görevlerin sınırları ekonomik koşullarla beraber değişti. Savaş, göç, sanayileşme, eğitim ve teknolojik dönüşüm, cinsiyet rollerini defalarca yeniden düzenledi.

Bu değişkenlik biyolojinin önemsiz olduğunu değil, biyolojinin tek başına toplumsal hayatı açıklayamadığını gösterir. “Kadınlar böyledir” ya da “erkekler zaten şöyledir” cümlesi rahatlatıcıdır; çünkü eşitsizliği kuran kurumlara, ücret düzenine, bakım yüküne ve eğitime bakmak zorunda bırakmaz. Doğal saydığımız bir durumun tarihini araştırmak, onun kaçınılmaz olmadığını fark etmenin ilk adımıdır.

Kavramın açtığı özgürlük alanı

Toplumsal cinsiyet tartışması bazen insanları kimliklerinden mahrum bırakmaya çalışan bir tehdit gibi sunuluyor. Oysa kavramın özgürleştirici ihtimali, herkesi aynılaştırmasında değil; kimseyi belirli bir role mecbur bırakmamasında. Bir kadın bakım vermeyi, bir erkek ailesinin geçimini üstlenmeyi seçebilir. Sorun bu tercihlerin varlığı değil, başka bir hayat seçmenin ayıplanması, ekonomik olarak cezalandırılması ya da fiilen imkânsız hâle getirilmesidir.

Biyoloji bedenimizin hikâyesine katılır, ama o hikâyenin bütün cümlelerini tek başına yazmaz. Toplumsal cinsiyet kavramı da bize hazır bir kimlik dağıtmaz. Daha sade ama daha zor bir soru bırakır: Kendimiz sandığımız hangi özellikler gerçekten bize ait, hangileri kabul görmek için yıllarca öğrendiğimiz roller? Bu sorunun herkese uyan tek cevabı yok. Fakat soruyu sorabildiğimiz anda, kadınlığı ve erkekliği birer kader olmaktan çıkarıp üzerinde konuşabileceğimiz, değiştirebileceğimiz ve çoğaltabileceğimiz yaşam biçimleri olarak görmeye başlarız.

Paylaş

Yorumlar · Yorum yok

Yorum yapmak için giriş yapın.

  • Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Bülten

Yeni yazılardan haberdar olmak için e-posta adresinizi bırakın.