Aykırı Medya
Düşünce ve Eleştiri

Toplumsal Ekoloji Ne Öneriyor?

Çevre krizi yalnızca yanlış teknoloji ya da aşırı tüketim sorunu değil; kâr, büyüme ve hiyerarşi üzerine kurulu bir toplumun doğayla ilişkisinin sonucu. Soluduğumuz hava ortaksa, onun hakkındaki kararın da özel mülk olmaması gerekir.

Çevre sorunları hakkında konuşurken genellikle iki görüntü arasında gidip geliyoruz. Bir yanda plastik şişesini ayıran, bez çanta kullanan ve daha az su tüketmeye çalışan birey var. Diğer yanda bacalar, maden sahaları, kuruyan göller ve ölçülmesi zor küresel veriler. İlki fazla küçük, ikincisi fazla büyük geliyor. Kişisel davranışımızın krizi çözemeyeceğini biliyoruz ama devasa sistem karşısında ne yapacağımızı da kestiremiyoruz. Sonunda ya alışveriş tercihlerimizi ahlaki sınava çeviriyor ya da “Bireyin yapabileceği bir şey yok” diyerek kenara çekiliyoruz.

Toplumsal ekoloji, bu sıkışmayı aşmak için çevre krizinin toplumsal ilişkilerden ayrı düşünülemeyeceğini söyler. Murray Bookchin’le özdeşleşen bu yaklaşımda doğanın tahribi, yalnızca insan türünün kötü alışkanlığı değildir. Kâr, büyüme, merkezi iktidar ve hiyerarşi üzerine kurulu bir toplumun ekolojik dünyayla ilişkisinin sonucudur. Ormanı yalnızca kereste, nehri enerji, toprağı arsa ve hayvanı üretim birimi olarak gören bakış, insanlar arasındaki tahakküm ilişkilerinden bağımsız değildir.

“İnsan doğanın düşmanıdır” demek yetmiyor

Ekolojik tartışmalarda bazen insan türü tek bir özne gibi anlatılır: İnsan açgözlüdür, çoğalır, tüketir ve doğayı bozar. Fakat bütün insanlar aynı ölçüde tüketmez, üretim kararlarına eşit biçimde katılmaz ve tahribatın sonucunu aynı oranda yaşamaz. Özel uçağıyla seyahat edenle işe gidebilmek için eski otomobil kullananı aynı “karbon ayak izi” hesabında ahlaken eşitlemek adaletsizdir. Bir madenin açılmasına karar veren şirketle suyunu kaybeden köylü aynı soyut insanlığın parçası olsa da güçleri aynı değildir.

Toplumsal ekoloji, insanı doğadan dışlayan saf doğa fikrine de mesafeli durur. İnsanlar ekosistemin parçasıdır; düşünme, üretme ve çevreyi değiştirme yeteneğimiz başlı başına günah değildir. Tarım yapmak, kent kurmak veya teknoloji geliştirmek kaçınılmaz biçimde doğaya düşman olmak anlamına gelmez. Asıl soru, bu yeteneklerin hangi toplumsal amaçla kullanıldığıdır.

Bu bakış, çevre sorununu insan nefretine veya nüfus korkusuna kaydırmayı engeller. Krizin nedeni yalnızca “çok insan” değil, ihtiyaçtan bağımsız büyümeyi zorunlu kılan ekonomik ve siyasi düzendir. İnsanları sorun saymak kolaydır; hangi insanların hangi kararlarla ne kadar zarar ürettiğini sormak daha zordur.

Büyüme neden seçenek değil zorunluluk gibi?

Bugünkü ekonomi durağan kalmayı başarısızlık sayıyor. Şirket kârını artırmalı, şehir yatırım çekmeli, ülke büyüme oranını yükseltmeli. Yeterli olanın nerede başladığına dair ortak bir ölçümüz yok; geçen yıldan daha fazlası başarı kabul ediliyor. Bu mantık içinde daha verimli teknoloji bile toplam tüketimi azaltmak yerine yeni pazarların büyümesine hizmet edebilir.

Toplumsal ekoloji, ekolojik krizi yalnızca kirli üretim araçlarının temiz olanlarla değiştirilmesiyle çözülemeyecek bir büyüme sorunu olarak görür. Fosil yakıt yerine yenilenebilir enerji kullanmak elbette önemlidir. Fakat enerji talebi sürekli artıyor, maden ve arazi ihtiyacı başka topluluklara yükleniyorsa teknolojik değişim tahakküm ilişkisini sürdürebilir. “Yeşil” etiketi üretimin kimin kontrolünde olduğunu otomatik olarak değiştirmez.

Burada amaç yoksulluğu paylaşmak veya teknolojiden vazgeçmek değildir. İhtiyaçla kârı ayırmak, neyin ne kadar ve kimin için üretileceğine demokratik biçimde karar vermektir. İnsanların barınma, sağlık, ulaşım ve iletişim hakkını güvence altına alırken gösteriş tüketimini ve planlı eskimeyi sorgulamak mümkündür. Kıtlık çoğu zaman doğanın mutlak sınırından değil, kaynakların eşitsiz dağılımından doğar.

Ekolojik kararlar demokratikleşmeden

Bir kentte yeni yol, enerji tesisi veya atık alanı planlandığında karar çoğunlukla uzman raporlarıyla merkezi kurumlar arasında alınır. Bölgede yaşayanların katılımı ise sonradan düzenlenen bilgilendirme toplantısına indirgenebilir. İtiraz edenler “bilime karşı”, “gelişme düşmanı” ya da yalnızca kendi bahçesini koruyan kişiler olarak gösterilir. Böylece teknik bilgi, karar gücünü paylaşmamanın gerekçesine dönüşür.

Toplumsal ekoloji uzmanlığı reddetmez. Ekosistemin karmaşık etkilerini anlamak için bilimsel bilgiye ihtiyaç vardır. Fakat bilmekle karar vermeyi ayırır. Uzman olası sonuçları açıklayabilir; hangi riskin kabul edileceği, maliyetin kime yükleneceği ve hangi ihtiyacın öncelikli olduğu toplumsal değer sorusudur. Bundan etkilenecek insanların yalnızca dinlenmesi değil, gerçek yetki taşıması gerekir.

Bookchin’in yerel meclisler ve konfederal yapılar önerisi burada anlam kazanır. Su havzası, tarım alanı veya enerji kullanımı gibi meseleler yalnızca mahalle sınırına sığmaz; farklı yerel birimlerin ortak kararını gerektirir. Merkezsiz olmak herkesin kendi köşesine kapanması değil, yetkinin aşağıdan verildiği geniş ölçekli işbirliği kurmaktır.

Ekolojik hayat bir tüketim tarzı mı?

Piyasa çevre kaygısını yeni bir ürün alanına çevirmekte oldukça başarılı. Organik gıda, elektrikli araç, doğal kumaş, ekolojik tatil ve sıfır atık aksesuarları, doğru şeyleri satın alırsak sorunu çözebileceğimiz hissini veriyor. Bu ürünlerin bazıları gerçekten daha az zarar verebilir. Fakat ekolojik yurttaşlığın satın alma gücüne bağlanması, düşük gelirliyi daha baştan kusurlu ilan eder.

Toplumsal ekoloji için mesele yalnızca tüketim nesnesini değiştirmek değil, ihtiyaçların nasıl karşılandığını ortaklaştırmaktır. Güvenilir toplu taşıma, ortak alet kütüphanesi, tamir imkânı, yerel gıda ağı ve erişilebilir kamusal alan bireyin sürekli yeni ürün satın alma zorunluluğunu azaltır. Ekolojik tercih böylece pahalı bir yaşam tarzı olmaktan çıkar, ortak altyapının özelliğine dönüşür.

Bu yaklaşım gündelik sorumluluğu yok etmez. Gereksiz tüketimi azaltmak veya atığı ayırmak anlamlıdır. Fakat bireysel davranışı yapısal dönüşümün yerine koymaz. Asıl soru “Ben ne satın almalıyım?” kadar “Neden ihtiyacımı karşılamak için bunu satın almak zorundayım ve başka hangi ortak seçenekler kurulabilir?” olmalıdır.

Doğayla birlikte özgürleşmek

Toplumsal ekolojinin en güçlü vaadi, çevre mücadelesiyle özgürlük mücadelesini aynı yerde buluşturmasıdır. İnsanlar üzerinde tahakkümü sürdüren bir toplumun doğayla uyumlu olamayacağını; doğayı sınırsız kaynak sayan bir düzenin de insanlar arasında eşitliği koruyamayacağını söyler. Zehirli tesislerin yoksul mahallelere kurulması, suyun şirketlerin denetimine verilmesi veya iklim felaketinin bedelini en az sorumlu olanların ödemesi bu bağın güncel örnekleridir.

Elbette toplumsal ekoloji bütün ayrıntıları çözmüş hazır bir model değildir. Yerel meclisler katılım eşitsizliğini nasıl aşacak, küresel ölçekteki sorunlar nasıl koordine edilecek, acil iklim kararları uzun demokratik süreçlerle nasıl bağdaştırılacak gibi zor sorular ortada duruyor. Fakat yaklaşım, krizi yalnızca daha iyi teknolojiye veya daha bilinçli tüketiciye havale etmeyerek önemli bir kapı açıyor.

Ekolojik bir gelecek, insanların doğadan çekildiği ve hayatı uzaktan izlediği bir dünya olmak zorunda değil. Üretimin amacına, kentin biçimine ve ortak kaynakların kullanımına birlikte karar verdiğimiz; teknolojiyi büyümenin değil ihtiyacın hizmetine verdiğimiz bir toplum olabilir. Doğayı korumak burada ayrı bir fedakârlık değil, özgür ve eşit yaşamanın maddi koşuludur. Çünkü soluduğumuz hava ortaksa, onun hakkında verilecek kararın da birkaç şirketin ya da uzaktaki yönetimin özel mülkü olmaması gerekir.

Paylaş

Yorumlar · Yorum yok

Yorum yapmak için giriş yapın.

  • Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Bülten

Yeni yazılardan haberdar olmak için e-posta adresinizi bırakın.