Veri kendi başına iktidar değildir; onu karara çevirecek kurum ve sonucu dayatacak güç bir araya geldiğinde siyasi hâle gelir. “Verilerimiz güvende mi?” sorusunun yanına şunu eklemeli: verilerimizle kimin geleceği kuruluyor?
“Veri yeni petroldür” cümlesi yıllardır tekrarlanıyor. Benzetmenin anlatmak istediği açık: Ham hâlde sıradan görünen veri işlendiğinde büyük ekonomik değer yaratabilir. Fakat petrol benzetmesi önemli bir şeyi kaçırıyor. Petrol çıkarıldığı yerde azalır; veri ise kullanıldıkça çoğalır, başka verilerle birleştiğinde yeni anlamlar kazanır. Üstelik petrol bizim ne yapacağımızı tahmin etmez. Veri yalnızca satılan bir kaynak değil, insanları sınıflandırma, geleceği biçimlendirme ve kararları başkaları adına verme aracıdır. Güce dönüşmesi de tam burada başlar.
Tek tek kayıtlar çoğu zaman masum görünür. Yaş, posta kodu, telefon modeli, alışveriş saati veya izlenen video kendi başına hayatımızı anlatmaz. Fakat binlerce küçük işaret bir araya geldiğinde kim olduğumuza, neye ihtiyaç duyduğumuza, neyden korktuğumuza ve ne zaman ikna edilebileceğimize dair bir profil oluşur. Bu profil bizi eksiksiz yansıtmaz; hatta yanlış olabilir. Yine de bir banka, işveren, sigorta şirketi, platform veya kamu kurumu ona göre davranıyorsa, veri üzerimizde gerçek bir kuvvet kazanır.
Bilmek ile karar vermek arasındaki yol
Bilgi her zaman güçle ilişkiliydi. Devlet nüfusu sayarak vergi ve askerlik düzeni kurdu; fabrikalar işçilerin zamanını ölçerek üretimi denetledi; şirketler müşterilerini tanıyarak pazarlarını genişletti. Dijital çağın farkı, ölçümün gündelik hayatın neredeyse tamamına yayılması ve sonuçların çok hızlı işlenebilmesi. Eskiden arşivde duran kayıt, şimdi anlık karar veren sistemin girdisi olabiliyor.
Bir platform neyi sevdiğimizi bildiğinde yalnızca bize uygun içerik sunmaz; dikkatimizi kime yönelteceğine de karar verir. Bir finans kuruluşu davranışlarımızdan risk puanı çıkardığında yalnızca bizi tanımaz; hangi koşullarda borç alabileceğimizi belirler. Bir işveren performans verisi topladığında yalnızca işi ölçmez; kimin terfi edeceğine, kimin gözden çıkarılacağına dair yeni bir otorite kurar. Veri, ancak bir karar mekanizmasına bağlandığında iktidara dönüşür.
Sınıflandırılan insan
Veri sistemleri dünyayı kategorilere ayırmadan çalışamaz. Güvenli–riskli, ilgili–ilgisiz, verimli–verimsiz, gerçek–şüpheli gibi sınıflar oluşturur. Sorun, hayatın bu kutulara tam olarak sığmamasıdır. İnsanlar değişir, istisnalar vardır, aynı davranış farklı koşullarda farklı anlamlara gelir. Ancak sistemin işlemesi için belirsizlik azaltılır. Bizi anlatan hikâye, birkaç değişkene ve olasılık puanına çevrilir.
Bu sınıfların nasıl kurulduğu siyasi bir sorudur. Geçmişte eşitsiz davranılmış insanların kayıtlarıyla eğitilen bir sistem, eski eşitsizliği geleceğin tarafsız tahmini gibi sunabilir. Belirli bir mahallede yaşamak, belirli okuldan mezun olmak veya çalışma geçmişinde boşluk bulunması doğrudan ayrımcılık amacı taşımayan modellerde bile dezavantaja dönüşebilir. Makine “Bu insan kötüdür” demez; yalnızca puanı düşük hesaplar. Fakat puanın arkasında tarihin bütün ağırlığı bulunabilir.
Veriye sahip olmak yetmez, başkasını verisiz bırakmak da güçtür
Büyük veri sahiplerinin avantajı yalnızca daha çok şey bilmeleri değildir. Başkalarının aynı bilgiye erişmesini engelleyebilmeleri de önemlidir. Bir platform toplumun davranışlarına dair benzersiz bir arşiv oluşturduğunda küçük rakipler, araştırmacılar ve kamusal kurumlar aynı dünyayı göremez. Şirket insanların ne istediğini, hangi haberin yayıldığını veya bir krizin nasıl geliştiğini herkesten önce fark edebilir. Toplum kendisi hakkında üretilen bilgiden mahrum kalırken özel kurum bu bilgiyi stratejik üstünlüğe çevirir.
Veri böylece yeni bir çitleme hareketine benzer. Gündelik hayatın içinde ortakça üretilen izler özel depolarda birikir. Bir şehrin hareketi, bir toplumun konuşmaları, milyonlarca insanın dil kullanımı ve kültürel üretimi şirket modellerinin hammaddesi olur. Değer birlikte üretilmiştir; mülkiyet ve karar hakkı ise birkaç elde toplanır. Kullanıcı “verisini verdiği” için değil, toplumsal hayatın kendisi veri kaynağına dönüştüğü için bu düzenin parçasıdır.
Tahmin, gerçeği kurmaya başladığında
Veriye dayalı sistemler geleceği yalnızca tahmin etmez; bazen tahmin ettikleri geleceği yaratır. Bir mahalle riskli sayıldığı için daha çok denetlenirse orada daha fazla olay kayda geçer; artan kayıtlar mahallenin riskli olduğu tahminini güçlendirir. Bir içerik popüler olacağı düşünülerek öne çıkarılırsa gerçekten popüler hâle gelir. Bir çalışana düşük performans beklenerek daha az fırsat verilirse sonuçtaki düşük performans ilk değerlendirmeyi doğrular gibi görünür.
Bu döngüde veri geçmişin fotoğrafı olmaktan çıkar, geleceğin talimatına dönüşür. Sistem kendi etkisini ölçmediğinde “nesnel gerçekliği” keşfettiğini sanır. Oysa sınıflandırma insanların karşılaştığı fırsatları değiştirmiş, ardından değişen sonucu yeniden veri olarak toplamıştır. Güç burada yalnızca kimin hakkında ne bilindiğinde değil, bilginin dünyayı kendine benzetme kapasitesindedir.
Ortak veri, ortak karar
Verinin gücünü sınırlamak için yalnızca gizlilik ayarlarını çoğaltmak yeterli değildir. İnsanlara “verini paylaşma” demek, bütün sorumluluğu zaten güçsüz olan kullanıcıya yükler. Günümüzün temel hizmetlerinden yararlanırken hiç veri bırakmamak çoğu zaman mümkün değildir. Ayrıca mesele yalnızca kişisel mahremiyet değildir; topluluklar hakkında çıkarılan sonuçlar tek tek kişilerin onayı dışında da ayrımcılık üretebilir.
Daha köklü sorular sormak gerekiyor: Hangi veri hiç toplanmamalı? Toplanan veri ne kadar süre tutulmalı? Bir modelin kararından etkilenen insan açıklama ve itiraz hakkına sahip mi? Toplumun ortak davranışlarından üretilen ekonomik değer nasıl paylaşılmalı? Veriyi yöneten kurumları kim denetlemeli? Kamusal yarar için kullanılan veri, yeni bir gözetim aygıtına dönüşmeden nasıl ortaklaştırılabilir?
Veri müşterekleri, veri kooperatifleri, bağımsız denetim, veri minimizasyonu ve toplulukların kendi verileri üzerinde söz sahibi olması bu arayışın parçaları olabilir. Bunların hiçbiri basit çözüm değildir. Ortaklaştırma, her şeyi herkese açmak anlamına da gelmez; mahremiyet ile kamusal yarar arasında dikkatli sınırlar gerekir. Asıl amaç veriyi yeni bir kutsal mülk yapmak değil, onun üzerinden kurulan karar gücünü demokratikleştirmektir.
Veri kendi başına iktidar değildir. Bir sabit diskte duran kayıt kimseyi yönetmez. Onu yorumlayacak bilgi, işletecek altyapı, karara çevirecek kurum ve sonucu dayatacak güç bir araya geldiğinde veri siyasi hâle gelir. Bu yüzden “Verilerimiz güvende mi?” sorusunun yanına daha rahatsız edici bir soru eklemeliyiz: Verilerimizle kimin geleceği kuruluyor? Cevap yalnızca şirketlerin daha iyi hizmeti ya da devletin daha etkin yönetimi ise, kendi hayatımız hakkında çok şey üretip çok az söz sahibi olduğumuz bir düzende yaşıyoruz demektir.