“Böyle gelmiş” bir açıklama olabilir ama “böyle gitmeli” sonucunu tek başına üretmez. Bugünkü düzenin geçmişte yapılmış tercihlerden oluştuğunu fark ettiğimizde, gelecek için de tercih yapabileceğimizi görürüz.
Hayatımızın önemli bir kısmı, kimsenin açıkça savunmak zorunda kalmadığı kabuller üzerinde ilerliyor. Haftanın neden beş gününün işe, iki gününün kendimize ayrıldığı; bir insanın barınabilmek için ömrünün büyük bölümünü borç ödeyerek geçirmesinin niçin normal sayıldığı; çocukların aynı yaşta aynı sınıfa girip aynı sürede aynı şeyi öğrenmesinin neden doğal kabul edildiği pek sorulmuyor. Bu düzenlemeler gökyüzü ya da yerçekimi gibi dünyanın değişmez özellikleri değil. Belli tarihlerde, belirli güç ilişkileri içinde kurulmuş insan yapımı tercihler. Fakat uzun süre var olduklarında başlangıçlarını unutur, onları hayatın kendisi sanırız.
Verili olanı sorgulamak, her alışkanlığı sırf eski diye reddetmek değildir. Bazı düzenlemeler uzun deneyimlerin sonucudur ve işe yaradıkları için sürer. Mesele, onların gerekçesini sormaya hakkımız olduğunu hatırlamaktır. “Böyle gelmiş” bir açıklama olabilir ama “böyle gitmeli” sonucunu tek başına üretmez. Eleştirel düşüncenin gündelik ve siyasi değeri de burada başlar: Değiştirilebilir olanla zorunlu olanı birbirinden ayırmak.
Normal dediğimiz şey nasıl kurulur?
Bir davranışın normal sayılması için mutlaka yasa gerekmez. Aile, okul, işyeri, reklamlar, diziler ve arkadaş çevresi bize neyin uygun olduğunu küçük işaretlerle öğretir. Bir erkek duygularını açıkça söylediğinde aldığı tepki, çocuksuz bir kadına sürekli yöneltilen sorular, işten zamanında çıkan çalışana bakış ya da yaşlı birinin teknolojiyi kullanamayacağının varsayılması normalin sınırlarını çizer. Kimse tek başına karar vermemiştir ama herkes biraz tekrar ederek o sınırı yeniden üretir.
Normalleştirme, kurala uymayanı her zaman cezalandırmaz; bazen yalnızca açıklama yapmaya zorlar. Evlenmeyen, kariyer hırsı taşımayan, tüketmek yerine tamir eden veya görünür olmamayı seçen kişi sürekli “neden” sorusuyla karşılaşır. Norm içindeki kişi ise tercihini açıklamak zorunda değildir. Böylece belirli bir hayat biçimi doğal, diğerleri sapma gibi görünür.
Sorgulamak bu görünmez ayrıcalığı açığa çıkarır. Neden bazı seçimler açıklama isterken bazıları kendiliğinden kabul görüyor? Neden başarı gelire ve unvana bağlanıyor? Neden yorgunluk kişisel zaman yönetimi sorunu sayılıyor da çalışma düzeni tartışılmıyor? Bu sorular hemen cevap vermese bile normalin masum görüntüsünü bozar.
“Başka türlüsü mümkün değil” cümlesi
Verili düzenin en güçlü savunması, onun iyi olduğunu söylemek değil, alternatifinin bulunmadığını düşündürmektir. Bir şirket toplu işten çıkarma yaptığında “piyasa koşulları”, bir şehir kamusal alanını alışveriş merkezine bıraktığında “ekonomik zorunluluk”, dijital platform kişisel verileri topladığında “hizmetin bedeli” denir. Karar, siyasal bir tercih olmaktan çıkarılıp teknik gereklilik gibi sunulur.
Oysa teknik kararların içinde de değerler vardır. Bir bütçede neyin kısılıp neyin korunacağı, bir yazılımın hangi davranışı kolaylaştıracağı, bir kentin otomobile mi yayaya mı göre düzenleneceği yalnızca verimlilik hesabı değildir. Kimin zamanı değerli, kimin güvenliği öncelikli, kimin maliyeti görünmez sayılıyor gibi sorular taşır. “Uzmanlar böyle uygun gördü” cümlesi bilginin önemini gösterir ama ortak yaşam hakkında son sözün yalnızca uzmana ait olduğunu kanıtlamaz.
Başka ihtimalleri hatırlamak, hayalperestlik değil, düşüncenin hareket alanını geri kazanmaktır. Bugün doğal gördüğümüz ücretli izin, sekiz saatlik işgünü veya oy hakkı da bir zamanlar düzeni bozacak gerçek dışı talepler sayılmıştı. Her alternatif gerçekleşmez; fakat imkânsızlık iddiasının çoğu kez mevcut çıkarların diline dönüştüğünü bilmek gerekir.
Kendi rahatımızı da sorgulamak
Verili olanı sorgulamak, yalnızca yukarıdaki iktidarlara yöneltilen keyifli bir faaliyet değildir. Bazen mevcut düzen bize küçük ayrıcalıklar sağlar ve onları doğal görmemizi kolaylaştırır. Evde bakım işinin başka biri tarafından yapılması, işyerinde yeni gelenin angaryayı üstlenmesi, kullandığımız ucuz ürünün görünmeyen emeğe dayanması ya da çevrimiçi hizmetin moderasyon yükünü güvencesiz çalışanlara bırakması hayatımızı rahatlatabilir.
Eleştiri burada rahatsız edici hâle gelir. Çünkü sorun yalnızca kötü yöneticiler değil, bizim de içinde yer aldığımız ilişkidir. “Ben yapmasam başkası yapacak” veya “Sistemi tek başıma değiştiremem” cümleleri bütünüyle yanlış değildir. Bireysel saflıkla büyük yapılar değişmez. Fakat hiçbir sorumluluğumuz olmadığını söylemek de düzeni görünmezleştirir. Yapabileceğimiz şey, kendi payımızı abartmadan ama inkâr da etmeden ortak değişimin nereden başlayabileceğini aramaktır.
Bu bakış suçluluk üretmek zorunda değildir. Suçluluk insanı kendi içine kapatabilir; sorumluluk ise ilişkiye bakar. Kimin emeğinden yararlanıyorum, kararın bedelini kim ödüyor, elimdeki imkânı nasıl paylaşabilirim? Sorgulama, kusursuz kişi olma çabasından çok bağlantıları görünür kılma işidir.
Her şeyi sorgulamak mümkün mü?
Sorgulamanın da sınırları vardır. Her sabah kullandığımız dilin, bastığımız zeminin, içtiğimiz suyun ve karşılaştığımız her bilginin temeline yeniden inerek yaşayamayız. Güven, alışkanlık ve uzmanlaşma olmadan gündelik hayat felç olur. Sürekli kuşku duymak özgürleştirici olmaktan çıkıp kaygıya dönüşebilir. Bu nedenle eleştirel tavır, hiçbir şeyi kabul etmemek değil, hangi kabullerin sonuçları nedeniyle yeniden incelenmesi gerektiğini ayırt etmektir.
Özellikle zarar üreten, itirazı bastıran ve kendisini değişmez gösteren düzenlemeler sorgulamayı hak eder. Bir kuraldan kim faydalanıyor? Kim karar sürecinin dışında? Yanlış olduğu anlaşılırsa değiştirilebiliyor mu? İtiraz eden kişi bedel ödüyor mu? Bu sorular, kuşkuyu gelişigüzel olmaktan çıkarıp etik ve siyasal bir yöne taşır.
Üstelik sorgulama yalnız yapılmak zorunda değildir. Bireysel zihin kendi kör noktalarını kolayca göremez. Farklı deneyimlerden insanların konuşması, normal kabul ettiğimiz şeyin bir başkası için nasıl engel olduğunu fark ettirir. Bu nedenle gerçek eleştiri, yalnızca içe kapanmış düşünürün işi değil, ortak konuşmanın ürünüdür.
Sorudan sonra ne yapacağız?
Sorgulamak bazen bir kimliğe dönüşebilir. Her şeye kuşkuyla bakan, bütün çelişkileri hızla gösteren ama hiçbir işe karışmayan kişi kendisini sistemin dışında sanabilir. Oysa yalnızca alay etmek verili düzeni sarsmaz. Hatta değişimin her denemesini naif bularak mevcut olanı istemeden güçlendirebilir. Sorunun değeri, bizi yeni bir görme ve davranma biçimine götürdüğünde ortaya çıkar.
Bir işyerinde toplantıların neden hep yönetici konuşmasıyla geçtiğini fark etmek, söz sırasını değiştirecek küçük bir düzenlemeye dönüşebilir. Mahallede boş alanın neden otomatik olarak otopark sayıldığını sormak, başka kullanım ihtimallerini bir araya getirebilir. Evde belirli işlerin neden hep aynı kişiye kaldığını görmek, görev paylaşımını yeniden kurabilir. Bunlar tek başına büyük sistemi değiştirmez ama değiştirilemezlik duygusunu zayıflatır.
Verili olanı sorgulamanın asıl değeri, her şeye karşı çıkmak değildir. İnsan eliyle kurulmuş olanı yeniden insan kararının alanına taşımaktır. Bugünkü düzenin geçmişte yapılmış tercihlerden oluştuğunu fark ettiğimizde, gelecek için de tercih yapabileceğimizi görürüz. Bazen özgürlük, hazır cevap bulmakla değil, yıllardır kimsenin sormadığı basit bir soruyu ciddiyetle sormakla başlar: Neden böyle?