Aykırı Medya
Emek ve Ekonomi

Çalışmak Neden Hayatımızın Merkezi Oldu?

Kim olduğumuzu işimizle ölçmemiz zorunlu değil, öğretilmiş. Boş zamandan suçluluk duymamız doğal değil, koşullanmış.

Sabah alarmı. Hazırlık. Yol. Sekiz, dokuz, on saat. Geri dönüş yolu. Birkaç saatlik yorgun bir akşam. Uyku. Ertesi gün aynısı. Çoğumuzun haftası kabaca böyle akıyor — ve hafta sonu o iki günlük molaya, çalışmadığımız o kısacık zamana adeta bir ödül gibi sarılıyoruz. Hayatımızın büyük kısmı çalışmaya, geri kalan küçük kısmı da çalışmaktan kurtulmaya ayrılmış durumda.

Bu o kadar normalleşmiş ki üzerine düşünmek bile tuhaf geliyor. "E tabii ki çalışacağız, nasıl geçineceğiz başka türlü?" Doğru, geçim gerçek bir mesele. Ama soru sadece geçim değil. Soru şu: Çalışmak neden geçimi sağlayan bir araç olmaktan çıkıp hayatın kendisi hâline geldi? Neden kim olduğumuzu, ne kadar değerli olduğumuzu, hatta kendimizi nasıl hissettiğimizi büyük ölçüde işimiz belirliyor?

"Ne iş yapıyorsun?" sorusunun ağırlığı

Yeni biriyle tanıştığınızda, muhabbetin ilk birkaç dakikasında bu soru mutlaka gelir. Ve cevap, karşımızdakini zihnimizde bir yere yerleştirmemizi sağlar — istesek de istemesek de. "Doktorum" diyen biriyle "kasiyerim" diyen biri, daha hiçbir şey anlatmadan, zihnimizde farklı raflara konur. İşimiz, bir tür kimlik kartı gibi taşınır oldu.

Bunun ne kadar tuhaf olduğunu fark etmek için biraz geri çekilmek lazım. Bir insanı tanımlayan onlarca şey var: Nasıl bir dost olduğu, neye güldüğü, neyi merak ettiği, nasıl sevdiği, hayata nasıl baktığı. Ama biz onu önce ve en çok yaptığı işle tanımlıyoruz. Sanki bir insan, esas olarak ekonomik bir fonksiyon ve geri kalan her şey ikincil ayrıntı.

İşsiz kalan birinin yaşadığı sarsıntının bir kısmı buradan gelir. Gelir kaybı tabii ki ağırdır. Ama onun ötesinde, daha sinsi bir şey olur: İnsan kendini bir anda "tanımsız" hisseder. "Ne iş yapıyorsun?" sorusuna verecek cevabı olmamak, sanki kim olduğunu söyleyememek gibi yaşanır. İşte bu, çalışmanın artık sadece geçim değil, kimlik meselesi hâline geldiğinin en açık kanıtı.

Hep böyle miydi?

Burada dürüst olmak ve bir tuzaktan kaçınmak gerekiyor. "Eskiden insanlar çalışmazdı, mutluydu" gibi bir hayale kapılmak kolay ama yanlış olur. İnsanlık tarihi boyunca yaşamak için çalışmak gerekti ve bu çoğu zaman bugünkünden çok daha ağır, çok daha zorlu bir çalışmaydı. Toprağı sürmek, su taşımak, hayatta kalmak için didinmek — bunlar romantik değildi.

O yüzden mesele "çalışma eskiden yoktu" değil. Mesele, çalışmanın anlamının ve hayattaki yerinin zamanla değişmesi. Geçmişte çalışma, hayatın bir parçasıydı ama hayatın tamamı değildi; insanların kimliğini belirleyen başka bağlar da vardı — topluluk, inanç, akrabalık, yer. Çalışma bunlardan sadece biriydi.

Bugün ise çalışma, diğer bütün bağları gölgede bırakacak kadar merkeze yerleşmiş durumda. Hayatımızın ritmini iş belirliyor, sosyal çevremizin büyük kısmını iş üzerinden kuruyoruz, kendimize değer biçerken işimizdeki başarıya bakıyoruz. Bu değişim doğal bir evrim değil; belli bir ekonomik düzenin getirdiği, üzerine düşünülmeyi hak eden bir dönüşüm. Ve "doğal" sandığımız çoğu şey gibi bu da aslında belli koşulların ürünü.

"Boş zaman" neden suçluluk yaratıyor?

İşin en çarpıcı belirtilerinden biri şu: Çoğumuz hiçbir şey yapmadan geçirdiğimiz zamandan rahatsız oluyoruz. Bir gün boyunca "verimli" bir şey yapmadıysak içimizde bir huzursuzluk beliriyor — sanki zamanı boşa harcadık, sanki bir suç işledik.

Bu duygu nereden geliyor? Doğuştan gelmiyor kesinlikle; çocuklar saatlerce amaçsızca oynayabilir ve bundan en ufak bir suçluluk duymaz. Bu huzursuzluk öğrenilmiş bir şey. Bize zamanın "değerli" olduğu, dolayısıyla "kullanılması", "değerlendirilmesi", "verimli geçirilmesi" gerektiği öğretildi. Zaman bir kaynağa, hatta bir paraya dönüştü — ve parayı boşa harcamak nasıl kötüyse zamanı "boşa" harcamak da kötü sayılır oldu.

Oysa düşünün: Hiçbir şey üretmeden, sadece var olarak geçirilen bir öğleden sonra gerçekten "boşa" mı gitmiştir? Bir dostla amaçsız sohbet, pencereden dışarı bakarak dalıp gitmek, hiçbir hedefi olmayan bir yürüyüş — bunlar hayatın en insani anları olabilir. Ama verimlilik mantığı bunları bir kayıp olarak işaretler. İşte çalışmanın hayatımızı ne kadar ele geçirdiğini en iyi burada görürüz: Artık çalışmadığımız zamanda bile çalışmıyor olmanın suçluluğunu taşıyoruz.

Soruyu açık bırakmak

Bu yazının bir "çözümü" yok ve olduğunu iddia etmek dürüstlük olmaz. Çalışmak zorundayız, geçim gerçek, faturalar gerçek. Kimse "bırakın işinizi" demiyor.

Ama belki de değerli olan şey, çözüm bulmak değil, soruyu görünür kılmak. Çalışmanın hayatımızın merkezine yerleşmesi bir doğa kanunu değil, belli bir düzenin sonucu. Kim olduğumuzu işimizle ölçmemiz zorunlu değil, öğretilmiş. Boş zamandan suçluluk duymamız doğal değil, koşullanmış.

Bunları görmek bile bir şeyi değiştiriyor. Çünkü bir kez "bu illa böyle mi olmak zorunda?" diye sorduğunuzda hayatınızla işiniz arasındaki o sıkı düğüm biraz gevşiyor. İşinizi bırakmasanız bile ona kim olduğunuzun tamamını teslim etmeyebilirsiniz. Ve belki de bugün için bu küçük mesafe — işimizle aramıza koyabildiğimiz o ince aralık — ulaşabileceğimiz en gerçekçi özgürlük.

Paylaş

Bu yazı yalnızca bu dilde mevcut.

Yorumlar · Yorum yok

Yorum yapmak için giriş yapın.

  • Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Bülten

Yeni yazılardan haberdar olmak için e-posta adresinizi bırakın.