Belki de doğru soru "devlete ihtiyacımız var mı?" değil. Bu soru bizi bir kapana kıstırıyor: ya mevcut devlet, ya da kaos. Oysa gerçek hayat bu ikisinin arasında, çok daha bulanık bir yerde geçiyor.
Devlet Çözülmüyor, Sadece Şekil Değiştiriyor
Bir süredir tuhaf bir şeyle karşı karşıyayız. Bir yandan devletin her yere uzandığı, her şeyi gördüğü, hayatımızın en mahrem köşelerine kadar sızdığı bir çağda yaşıyoruz. Öte yandan, hiç olmadığı kadar çok insan "devlete ihtiyacımız var mı ki?" diye soruyor. Bu iki şey aynı anda nasıl doğru olabilir?
Cevap, sanırım, "devlet" dediğimiz şeyin tam olarak nerede başlayıp nerede bittiğinin artık belirsizleşmiş olmasında. Eskiden iktidar daha görünürdü. Bir kralın sarayı, bir valinin konağı, bir karakolun ışığı vardı. Bugün sizi yöneten gücün bir adresi olmayabiliyor. Bir sunucu çiftliğinde, bir algoritmanın içinde, bir kullanım koşulları metninin 47. maddesinde yaşıyor olabiliyor. Ve bu, devletsizlik tartışmasını bambaşka bir yere taşıyor.
Klasik soru, yeni zemin
Anarşist düşünce uzun süre boyunca tek bir net hedefe baktı: devlet. Tepedeki o örgütlü güç, vergiyi toplayan, orduyu kuran, sınırı çizen, itaat etmezsen seni zorla hizaya getiren aygıt. "Devletsiz bir toplum mümkün mü?" sorusu, bu somut hedefe yönelikti.
Ama son yirmi otuz yılda ilginç bir şey oldu. İktidarın bir kısmı devletin elinden kaydı — ama özgürlüğe doğru değil, başka ellere doğru. Bugün gündelik hayatınızı şekillendiren kuralların çoğunu bir parlamento yazmıyor. Hangi haberi göreceğinizi, hangi işe başvurabileceğinizi, kredinizin onaylanıp onaylanmayacağını, hatta bir mahallede taksi bulup bulamayacağınızı gitgide daha fazla özel şirketlerin sistemleri belirliyor.
Bu sistemlerin oy hakkı tanıdığı bir vatandaşı yok. İtiraz edebileceğiniz bir mahkemesi çoğu zaman yok. "Hesabınız askıya alındı" mesajını aldığınızda başvuracağınız bir merci, çoğu durumda, yine aynı şirketin otomatik bir yanıt sistemi. Düşünürseniz bu, klasik devletin sahip olduğu güçlerin bir kısmının, hiçbir hesap verme yükümlülüğü olmayan ellere geçmesi demek.
İşte devletsizlik tartışmasının dijital çağdaki ilk tuhaflığı bu: belki de soruyu yanlış soruyoruz. "Devlet ortadan kalkmalı mı?" diye sorarken, gücün zaten kısmen devletten kaçtığını, ama daha az hesap veren bir yere kaçtığını gözden kaçırıyoruz.
"Devletsiz" diye pazarlanan şeyin içine bakmak
Son yıllarda devletsizliği bir ürün gibi pazarlayan bir söylem yükseldi. Kripto dünyasının bir kısmı, bazı teknoloji girişimleri, "merkezsizlik" bayrağını sallayan çeşitli hareketler... Hepsinin ortak vaadi şuydu: aracıları ortadan kaldıracağız, devleti devre dışı bırakacağız, gücü insanlara geri vereceğiz.
Bu vaadin anarşist sezgiyle yüzeysel bir akrabalığı var, ve bu yüzden kafa karıştırıcı. Çünkü gerçekten de tepedeki otoriteyi atlamaktan, aracısız ilişkiden bahsediyor. Ama altına biraz inince çoğu zaman bambaşka bir manzara çıkıyor.
Şöyle bir şey oluyor genelde: devletin bıraktığı boşluğu özgürlük doldurmuyor, yeni bir tür tahakküm dolduruyor. "Aracıyı kaldırdık" diyen platform, kendisi yeni ve çok daha güçlü bir aracıya dönüşüyor. "Kuralları kod belirliyor, insan keyfiyeti yok" deniyor — ama o kodu kimin yazdığını, kimin çıkarına çalıştığını sorduğunuzda, yine birkaç kişinin elinde toplanmış bir gücü buluyorsunuz. Sadece bu sefer gücün üstünde bir bayrak, bir bina, seçilmiş bir meclis bile yok.
Anarşist düşüncenin asıl meselesi devleti yıkmak değildi aslında. Asıl mesele tahakkümü azaltmaktı — bir insanın başka bir insan üzerindeki keyfi, hesap vermez gücünü. Bu açıdan bakınca, "devletsizlik" etiketiyle gelen birçok dijital vaat, tahakkümü azaltmıyor; sadece adresini değiştiriyor. Devleti aşıp geliyor, ama yerine koyduğu şey daha az değil, çoğu zaman daha fazla hesapsız bir güç.
Peki gerçekten umut yok mu?
Buraya kadar biraz karamsar bir tablo çizdim, ama hikayenin tamamı bu değil. Aynı teknolojiler, tahakkümü artıran biçimlerde kullanılabildiği gibi, gerçekten yatay, gerçekten dayanışmacı biçimlerde de kullanılabiliyor.
Düşünün: bir mahallenin sakinleri, kimsenin izni olmadan bir mesajlaşma grubu kurup acil ihtiyaçları örgütleyebiliyor. Bir grup yazılımcı, hiç tanışmadan, hiç patronları olmadan, açık kaynaklı bir aracı birlikte inşa edebiliyor — ve bu araç dünyanın yarısının altyapısını taşıyabiliyor. Felaket anlarında, resmi kurumlar hantal kalırken, insanların kendi aralarında kurduğu gönüllü ağların çok daha hızlı hareket ettiğini defalarca gördük.
Bunların hepsi, "yukarıdan biri yönetmeden de insanlar birlikte iş görebilir" sezgisinin canlı kanıtları. Ve dikkat çekici olan şu: bu örnekler gürültü yapmıyor. "Devleti yıkıyoruz" diye manifesto yayımlamıyorlar. Sadece sessizce, gündelik hayatın içinde, başka türlü bir örgütlenmenin mümkün olduğunu gösteriyorlar.
Belki de buradaki ayrım şu: gücün adresini değiştirmekle, gücü gerçekten dağıtmak arasında derin bir fark var. Birincisi bir pazarlama numarası olabiliyor. İkincisi ise zahmetli, yavaş, gösterişsiz bir iş — ama gerçek olanı bu.
Soruyu yeniden sormak
O zaman belki de doğru soru "devlete ihtiyacımız var mı?" değil. Bu soru bizi bir kapana kıstırıyor: ya mevcut devlet, ya da kaos. Oysa gerçek hayat bu ikisinin arasında, çok daha bulanık bir yerde geçiyor.
Daha verimli soru şu olabilir: bu gücü kim kullanıyor, ve hesabını kime veriyor? Bir kuralı kim koydu, ben buna itiraz edebiliyor muyum, edersem birileri beni dinlemek zorunda mı? Karar beni etkiliyorsa, o kararda benim bir sözüm var mı?
Bu sorularla baktığınızda, "devlet mi, şirket mi, platform mu" tartışması ikincil kalıyor. Çünkü asıl önemli olan etiketi değil, ilişkinin kendisi. Üstünüzde keyfi, hesapsız, itiraz edilemez bir güç varsa, o gücün üzerinde bir bayrak mı yoksa bir logo mu olduğu çok da fark etmiyor.
Dijital çağ devletsizliği bir gerçeğe dönüştürmedi. Sadece iktidarı daha az görünür, daha az adresli, daha az hesap verir hale getirdi. Ve belki de bizim için asıl ödev, "devlet kalkacak mı" diye beklemek değil — nerede olursa olsun, hesapsız gücü tanımayı ve adını koymayı öğrenmek.
Çünkü güç şekil değiştirebilir. Ama tahakküm tahakkümdür, hangi kılığa girerse girsin.