Emek denildiğinde gözümüzün önüne çoğunlukla bir işyeri geliyor: fabrikadaki vardiya, ofiste açık kalan bilgisayar, tarlada çalışan beden, dükkânın kepengini sabah erkenden kaldıran esnaf.
Emek denildiğinde gözümüzün önüne çoğunlukla bir işyeri geliyor: fabrikadaki vardiya, ofiste açık kalan bilgisayar, tarlada çalışan beden, dükkânın kepengini sabah erkenden kaldıran esnaf. Çalışma saatleri, ücret ve iş tanımı varsa ortada emek bulunduğunu kolayca kabul ediyoruz. Fakat bir çocuğu büyütmek, yaşlı bir yakının bakımını üstlenmek, evin düzenini sürdürmek, bir mahallede dayanışma ağı kurmak ya da yıllarca öğrenilmiş bir bilgiyi başkasına aktarmak aynı açıklıkla emek sayılmıyor. Sanki insan yalnız piyasada bir karşılık aldığında üretiyor, para el değiştirmediğinde harcadığı zaman ve güç hayatın doğal akışı içinde kayboluyormuş gibi davranıyoruz. Bu dar tanım yalnız bazı işleri görünmez kılmıyor; insanın kendi yaşamını ve ortak dünyasını nasıl kurduğunu da eksik anlatıyor.
Üretmek yalnızca eşya yapmak değildir
Üretim sözcüğü çoğu zaman yeni bir mal ortaya çıkarmayı çağrıştırır. Bir masa, otomobil, ekmek veya yazılım üretildiğinde sonuç gözle görülür, satılabilir ve hesaplanabilir. Oysa toplum yalnız nesnelerin üretilmesiyle yaşamaz. İnsanların ertesi gün yeniden çalışabilecek hâle gelmesi, çocukların büyümesi, bilginin aktarılması, ilişkilerin korunması ve ortak mekânların sürdürülmesi de üretimin parçasıdır. Bir hemşirenin hastayı sakinleştirmesi, öğretmenin öğrencide merak uyandırması veya bir arkadaşın zor zamanda başkasını ayakta tutması depoya konulabilecek bir ürün yaratmaz; buna rağmen hayatın devam etmesini sağlar.
Ekonomi bu işleri ölçmekte zorlandığında onları önemsiz sanmaya başlarız. Ölçülemeyen, bütçe tablosunda görünmeyen ve doğrudan gelir yaratmayan faaliyetler “duygusal destek”, “aile görevi” ya da “gönüllülük” diye üretimin dışına itilir. Sonra piyasanın ürettiği malları gerçek zenginlik, hayatı mümkün kılan ilişkileri ise kendiliğinden var olan kaynaklar gibi görürüz. Oysa bakım bir gün durduğunda işyerleri, okullar ve kentler de kısa sürede aksar. Üretimin sınırını yalnız satılabilir olana çizmek, toplumun en temel emeğini görünmez bir zemine gömmektir.
Emek neden zamana satılıyor?
Modern çalışma düzeninde çoğumuz belirli bir ürünü değil, zamanımızı ve çalışma kapasitemizi satıyoruz. İşveren sekiz saat boyunca ne yapılacağını belirleme hakkı kazanıyor; çalışan ise geçimini sürdürecek ücret alıyor. Bu ilişki sözleşmeyle kurulduğu için eşit iki tarafın özgür anlaşması gibi görünür. Fakat bir taraf üretim araçlarına, sermayeye ve bekleme gücüne sahipken diğer taraf bir sonraki ayın kirasını ödemek zorundaysa pazarlık koşulları eşit değildir. “İstemiyorsan çalışma” cümlesi, çalışmadan yaşama imkânı olmayan insan için gerçek bir çıkış sunmaz.
Burada mesele ücretli çalışmanın bütünüyle zorla yaptırıldığı değildir. İnsan işini sevebilir, becerisini geliştirebilir ve ürettiği şeyden gurur duyabilir. Fakat geçim zorunluluğu, bu ilişkinin arkasında her zaman sessiz bir baskı oluşturur. Çalışanın zamanı yalnız o gün yaptığı işe değil, işini kaybetmemek için sergilediği uyuma, yolda geçirdiği saatlere, dinlenme düzenine ve geleceğe ilişkin kaygısına da bağlanır. Ücret çalışma saatini satın alıyor görünürken iş, insanın hayatının çok daha geniş bir bölümünü biçimlendirir.
Ürettiğimiz şey üzerinde sözümüz var mı?
Emek yalnız enerji harcamak değildir; dünyaya bir iz bırakmaktır. Fakat çalışan çoğu zaman ürettiği şeyin amacı, biçimi ve kullanımına karar veremez. Yazılımcı insanları izleyen bir sistemin küçük parçasını geliştirir, fabrika çalışanı ne için kullanılacağını bilmediği ürünü monte eder, çağrı merkezi görevlisi haksız bulduğu politikayı müşteriye savunur. İş bölümü büyüdükçe herkes dar bir görevi yerine getirir; ortaya çıkan bütünün sorumluluğu ve anlamı görünmezleşir.
Bu kopukluk yalnız ahlaki bir sorun değildir. İnsan yaptığı işin sonucunu göremediğinde, bilgisi ve yaratıcılığı yalnız talimata uymaya indirgendiğinde kendi emeğine yabancılaşır. Üretim sürecinin nasıl düzenleneceği yalnız sermaye sahibinin veya yöneticinin kararı olduğunda çalışan, hayatının önemli bir bölümünde yetişkin bir yurttaş değil, verilen görevi uygulayan kişi muamelesi görür. İş bittikten sonra demokratik haklara sahip olmak, günün büyük bölümünü geçirdiğimiz yerde söz hakkımız bulunmadığı gerçeğini ortadan kaldırmaz.
Çalışma ile değer aynı şey değil
Bir işe çok emek verilmesi onun mutlaka yararlı olduğu anlamına gelmez. İnsanları daha fazla tüketime iten reklamlar, karmaşık bürokratik engeller veya yalnız performans rakamı üretmek için yapılan görevler de yoğun çalışma gerektirebilir. Buna karşılık temiz hava, dostluk, bakım ve boş zaman ekonomik değer yaratmadığı gerekçesiyle ikinci plana atılabilir. Piyasa, ödeme gücü olan talebi karşılar; toplumsal ihtiyacı kendiliğinden ölçmez. Bu nedenle çok kârlı olan bir faaliyet yıkıcı, gelir üretmeyen bir faaliyet hayati olabilir.
Emeği kutsallaştırmak da onu yalnız maliyet saymak kadar sorunludur. “Çalışmak erdemdir” denildiğinde işin ne ürettiği, kime hizmet ettiği ve insanı nasıl dönüştürdüğü konuşulmaz. Yorulmak tek başına ahlaki üstünlük sağlamaz. İnsanın değeri de çalışabildiği, sürekli üretken kaldığı veya piyasaya katkı sunduğu ölçüde belirlenemez. Çocuk, yaşlı, hasta, işsiz veya dinlenen insan daha az değerli değildir. Hayat çalışmanın etrafında kurulabilir ama hayata yalnız çalışmanın ölçüsüyle bakıldığında insan, kendi ürettiği ekonominin aracına dönüşür.
Emeği yeniden düşünmek
Emek kavramını genişletmek, yapılan her şeyi ücretlendirmek anlamına gelmez. Dostluğun, sevginin veya dayanışmanın fiyat etiketi kazanması onları özgürleştirmeyebilir; tersine ilişkinin anlamını piyasanın diline teslim edebilir. Asıl ihtiyaç, hayatı sürdüren faaliyetlerin görünür olması, yüklerinin adil paylaşılması ve bu işleri yapanların başkasına bağımlı bırakılmamasıdır. Bakımın ortaklaşması, çalışma saatlerinin kısalması, işyerinde karar gücünün paylaşılması ve geçimin tek bir patronun lütfuna bağlı olmaması bu nedenle yalnız ekonomik değil, özgürlükle ilgili taleplerdir.
“Emek nedir?” sorusunun tek ve temiz bir cevabı yok. Fakat iyi bir başlangıç, şu soruları sormaktır: Bu işi kim yapıyor, sonucundan kim yararlanıyor, bedelini kim taşıyor ve nasıl yapılacağına kim karar veriyor? Bir faaliyet hayatı mümkün kıldığı hâlde görünmüyorsa, birileri onun bedelini sessizce üstleniyordur. Ürettiğimiz dünya üzerinde sözümüz yoksa emek, yaratıcılıktan çok itaate dönüşebilir. Emeği insanın dünyayı ve kendisini kurma biçimi olarak gördüğümüzde ekonomi de yalnız para dolaşımından ibaret olmaktan çıkar; nasıl bir hayatı, hangi ilişkilerle ve kimin yükü üzerinden sürdürdüğümüzün adı hâline gelir.