Ne kamusal devrim ev içindeki itaati görünmez kılabilir ne de bireysel özgürleşme ekonomik ve siyasi tahakkümü tek başına aşabilir. Özgürlük, büyük kurumlarla en yakın ilişkileri aynı anda sorgulayabildiğimiz ölçüde gerçek olur.
Feminizm ile anarşizmin yan yana gelmesi yalnızca benzer düşüncelerin buluşması değildir. Asıl değer, birinin diğerinin eksik bıraktığı yeri görünür kılmasında ortaya çıkar. Anarşizm devlete, sermayeye ve kalıcı hiyerarşilere yönelttiği sert sorularla feminist mücadelenin ufkunu genişletebilir. Feminizm ise iktidarın yalnızca sarayda, karakolda ya da patronun odasında bulunmadığını; mutfakta, yatak odasında, dilde, bakımda ve arzularımızda da çalıştığını göstererek anarşist eleştiriyi derinleştirir.
Bu karşılaşmayı fazla uyumlu anlatmak yanıltıcı olur. Tarih boyunca kendisini özgürlükçü sayan erkekler, kadınların eşitlik taleplerini ikincil mesele diye erteleyebildi. Bazı feminist yaklaşımlar da güvenliği sağlamak ya da eşitliği geliştirmek için devletin cezalandırıcı gücüne fazla umut bağladı. Dolayısıyla iki gelenek birbirine hazır cevaplardan çok, kaçamayacağı sorular getirir. Birbirlerine en büyük katkıları belki de rahatlarını bozmalarıdır.
Anarşizmin feminizme açtığı kurum eleştirisi
Kadınların parlamentoda, şirket yönetiminde, akademide ve yargıda daha fazla yer alması önemlidir. Temsil, kararların kimler tarafından alındığını ve hangi deneyimlerin duyulduğunu değiştirir. Fakat anarşist eleştiri burada durup şu soruyu sorar: Kadınların bir kuruma girmesi, o kurumun kurduğu ilişkiyi de değiştiriyor mu? Bir şirket kadın yönetici tarafından yönetildiğinde çalışanlar üzerindeki tahakküm ortadan kalkmıyor; devletin zor kullanma kapasitesi kadın görevliler bulunduğunda kendiliğinden özgürlükçü hâle gelmiyor.
Bu soru temsil mücadelesini değersizleştirmek için değil, hedefi genişletmek için önemlidir. Eşitlik, yalnızca egemen koltukların yarısına kadınların oturmasıysa, yönetilenlerin hayatında çok az şey değişebilir. Anarşizm feminizme “Kim yönetiyor?” sorusunun yanına “Neden bazıları yönetiyor, bazıları yönetiliyor?” sorusunu ekler. Böylece cam tavanın kırılması kadar, tavanı taşıyan yapının ne işe yaradığı da tartışmaya açılır.
Feminizmin anarşizme getirdiği gündelik hayat bilgisi
Anarşist metinler bazen devlet, devrim, mülkiyet ve örgütlenme üzerine büyük cümleler kurarken hayatın sürmesini sağlayan küçük işleri arka planda bırakabilir. Toplantıya herkesin katılabilmesi için çocuğa kim bakacak? Kolektif mekânı kim temizleyecek? Çatışan insanlar arasında kim arabuluculuk yapacak? Yorulan kişiyi kim fark edecek? Bu işler planın dışında kaldığında ortadan kaybolmaz; çoğu zaman yine kadınlara ya da daha az görünür kişilere düşer.
Feminist düşünce, özgürlükçü örgütlenmenin bakım meselesini merkeze almasını sağlar. Sadece kararın nasıl alınacağı değil, karara katılma imkânının nasıl yaratıldığı da önemlidir. Herkesin eşit oy hakkına sahip olduğu bir toplantı, bazı insanlar evde bakım vermek zorunda olduğu için gelemiyorsa tam anlamıyla eşit değildir. Feminizm, yataylığın oturma düzeninden önce zamanın, emeğin ve güvenliğin paylaşımı olduğunu hatırlatır.
Güvenlik ile cezalandırma arasındaki gerilim
Kadınların ve LGBTİ+ların şiddetten korunması somut ve acil bir ihtiyaç. Devletin yasaları, uzaklaştırma kararları, sığınaklar ve ceza mekanizmaları kimi durumlarda hayati bir koruma sağlayabilir. Anarşist gelenek ise polis, hapishane ve cezalandırma düzeninin özellikle yoksullar, azınlıklar ve muhalifler üzerinde ürettiği şiddete dikkat çeker. Bu iki gerçek yan yana geldiğinde kolay cevaplar dağılır.
“Devlet hiçbir şeye karışmasın” demek, şiddete uğrayan kişiyi aile ve mahalle içindeki güç ilişkilerine terk edebilir. Her sorunu daha ağır cezayla çözmeye çalışmak ise şiddeti üreten erkeklik, ekonomik bağımlılık ve bakım krizini değiştirmeden cezalandırıcı aygıtı büyütebilir. İki geleneğin karşılaşması, korumayı ertelemeden ceza dışındaki yolları da düşünmeye zorlar: güvenli barınma, maddi destek, topluluk sorumluluğu, zarar görenin sözünü merkeze alan onarıcı süreçler ve failin davranışını gerçekten dönüştürecek mekanizmalar.
Özerklik ve karşılıklı bağımlılık
Anarşizm insanın kendi hayatı üzerinde söz sahibi olmasını, feminist düşüncenin pek çok damarı da beden ve yaşam özerkliğini savunur. Fakat insanın kendi kendine yettiği fikri her iki gelenek için de bir tuzağa dönüşebilir. Hepimiz çocuklukta, hastalıkta, yaşlılıkta ve gündelik hayatın pek çok anında başkalarının bakımına ihtiyaç duyarız. Bağımlılığı tümüyle yok etmeye çalışmak, bu emeği görünmez kişilere havale etmekle sonuçlanabilir.
Feminist bakım etiği, anarşizmin karşılıklı yardım fikrine önemli bir derinlik katar. Özgürlük, bağların yokluğu değil; bağların zorunlu itaate dönüşmemesidir. Bakım alan kişi değersizleşmemeli, bakım veren kişi de kendi hayatından vazgeçmeye zorlanmamalıdır. Bu bakış, güçlü ve bağımsız birey idealinin yerine ihtiyaçlarını saklamayan, sorumluluğu paylaşan ve başkasının özgürlüğünü kendi özgürlüğünün koşulu sayan bir insan anlayışı koyar.
Birbirini tamamlamak değil, birbirini açık tutmak
İki geleneğin katkısını kusursuz bir sentez gibi sunmak mümkün değil. Feministlerin devlet, hukuk, cinsellik, kimlik ve şiddet konularında kendi aralarında ciddi ayrılıkları var. Anarşistlerin de örgütlenme, birey, topluluk ve güç kullanımı üzerine ortak bir cevabı yok. Bu çoğulluk bazen yorucu, hatta çatışmalı. Fakat düşünceyi canlı tutan da tam olarak bu anlaşmazlıklar olabilir.
Anarşizm feminizme yalnızca “devlete güvenme” demez; özgürlüğün bir üst makamın lütfuna bırakılamayacağını hatırlatır. Feminizm anarşizme yalnızca “kadınları da unutma” demez; tahakkümün bedenlere, ilişkilere ve görünmeyen emeğe nasıl yerleştiğini gösterir. Birlikte söyledikleri en güçlü cümle belki şudur: Ne kamusal devrim ev içindeki itaati görünmez kılabilir ne de bireysel özgürleşme, ekonomik ve siyasi tahakkümü tek başına aşabilir. Özgürlük, büyük kurumlarla en yakın ilişkileri aynı anda sorgulayabildiğimiz ölçüde gerçek olur.
İki geleneğin birbirine kattığı en önemli şeylerden biri de özgür birey fikrini yeniden düşünmektir. İnsan, hiçbir bağa ihtiyaç duymayan bağımsız bir varlık değildir; doğduğu andan itibaren bakım, dil ve ortak altyapı sayesinde yaşar. Feminizm bu bağımlılığın üzerini örten görünmez emeği gösterirken anarşizm, ihtiyacın kalıcı bir yönetme hakkına dönüşmesine itiraz eder. Böylece özerklik, kimseye muhtaç olmamak değil, ihtiyaçlarımızın bizi tek bir kişinin veya kurumun keyfine bağlamadığı ilişkiler kurmak anlamına gelir.
Bu bakış örgütlenme biçimini de değiştirir. Toplantıya katılabilmek için çocuk bakımının, erişilebilir mekânın ve güvenli konuşma ortamının sağlanması siyasal çalışmanın dışında değildir. Yalnız en çok zamanı, parası ve özgüveni olanların sürdürebildiği yataylık gerçekte eşit değildir. İki gelenek birbirini ciddiye aldığında özgürlüğü yalnız buyruğun yokluğu olarak değil, herkesin karar süreçlerine katılmasını mümkün kılan ortak koşullar olarak kurmaya yaklaşır.