“Anarşizm” kelimesi gündelik dilde pek şanslı değil. Bir kavga çıktığında, sokakta cam kırıldığında, bir kurumda işler karıştığında ya da kimsenin ne yapacağını bilmediği bir ortam oluştuğunda hemen onun adı anılıyor.
“Anarşizm” kelimesi gündelik dilde pek şanslı değil. Bir kavga çıktığında, sokakta cam kırıldığında, bir kurumda işler karıştığında ya da kimsenin ne yapacağını bilmediği bir ortam oluştuğunda hemen onun adı anılıyor. Haberlerde “anarşi ortamı”, işyerinde “burası anarşiye döndü”, evde çocuklar fazla gürültü yaptığında bile “tam bir anarşi” denebiliyor. Böylece siyasal bir düşünce geleneği, düzensizlik ve kontrolsüzlükle eş anlamlı hâle geliyor. Kelimeyi yalnızca bu kullanımlardan tanıyan biri için anarşistin amacı da herhalde kurumları yıkmak, kuralları kaldırmak ve geriye ne kalacağını umursamamak olmalı.
Oysa anarşizm, en geniş anlamıyla, insanların neden yönetilmeye ihtiyaç duyduğu ve bazı insanların başkaları üzerinde nasıl kalıcı bir iktidar kurabildiği sorusundan doğar. Devlete yönelttiği itiraz önemlidir ama bununla sınırlı değildir. Patronun çalışan üzerindeki gücünü, erkeğin kadın üzerindeki üstünlüğünü, yetişkinin çocukla kurduğu buyurgan ilişkiyi, çoğunluğun azınlığı susturmasını, insanın doğayı yalnızca kullanılacak bir kaynak saymasını da aynı tahakküm sorununun farklı biçimleri olarak görebilir. Merkezindeki mesele kuralsızlık değil, bir insanın hayatının başka biri tarafından onun iradesi hesaba katılmadan belirlenmesidir.
Devletsizlikten daha geniş bir itiraz
Anarşizmi yalnızca “devlet olmasın” cümlesine indirdiğimizde düşüncenin asıl gücünü kaçırırız. Devlet ortadan kalksa fakat zenginlik birkaç kişinin elinde toplansa, işçiler geçinebilmek için yine patronun koşullarına boyun eğse, kadınlar ev içinde ücretsiz bakım yükünü taşımaya devam etse ve bilgi birkaç uzman çevresinin ayrıcalığı olarak kalsa özgür bir toplumdan söz etmek zor olurdu. Bir iktidar merkezi yıkılırken onun yerini başka bir merkez alabilir. Tarih, eski hükümdarın sarayını boşaltıp yeni yöneticilerle doldurmanın toplumsal ilişkileri kendiliğinden değiştirmediğini yeterince gösterdi.
Bu nedenle anarşist eleştiri, makamda kimin oturduğundan önce makamın neden bu kadar güç taşıdığını sorar. “Bizi iyi biri yönetsin” talebini yetersiz bulur; iyi yöneticinin kötüleşme ihtimalinden önce, milyonlarca kişinin hayatının tek bir iradeye bağlanmasının kendisini tartışmaya açar. Aynı şüphe küçük yapılara da uygulanır. Bir dernek, kooperatif ya da muhalif topluluk, devleti eleştirdiği hâlde içeride değişmez liderler, kapalı karar süreçleri ve itaat kültürü üretebilir. Anarşizm, özgürlük iddiasını yalnızca dışarıdaki iktidara karşı değil, kendi kurduğu ilişkiler içinde de sınamak zorundadır.
Burada otoriteyle bilgi arasındaki ayrımı korumak önemlidir. Bir cerrahın ameliyat konusunda benden daha bilgili olması, hayatımın geri kalanı hakkında karar verme hakkı bulunduğu anlamına gelmez. Deneyime başvurmakla uzmana teslim olmak aynı şey değildir. Anarşist düşüncenin itirazı bilgiye, yeteneğe ya da gönüllü koordinasyona değil; belirli bir alandaki yetkinliğin kalıcı üstünlüğe çevrilmesinedir.
Kuralsızlık değil, kuralları birlikte koymak
Anarşizme yönelik en yaygın itirazlardan biri açıktır: Kural ve yönetici olmazsa güçlü olan zayıfı ezer. Fakat anarşizm bütün kuralların ortadan kaldırılmasını savunmak zorunda değildir. Daha temel bir ayrım yapar: Tepeden dayatılan, değiştirilmesi güç ve uygulanması ayrıcalıklı bir grubun elinde olan kurallarla; o kurallardan etkilenenlerin birlikte oluşturduğu, gerekçesini bildiği ve gerektiğinde değiştirebildiği düzenlemeler aynı değildir.
Birlikte yaşayan insanların trafik akışından su kullanımına, ortak alanlardan anlaşmazlıkların çözümüne kadar sayısız konuda düzenlemeye ihtiyacı vardır. “Herkes istediğini yapsın” demek, özellikle gücü ve kaynağı fazla olanların istediğini yapabilmesi sonucunu doğurur. Özgürlük, başkasının hayatını ezme serbestliği değildir. Bu yüzden anarşist bir düzen tahayyülü, sorumsuz bireylerin birbirine çarptığı boş bir alan değil; kararların aşağıdan alındığı, görevlerin geri çağrılabilir olduğu ve kuralların topluluğun denetiminde bulunduğu karmaşık bir ortak yaşam arayışıdır.
Elbette “birlikte karar” sözü bütün sorunları çözmez. Toplantıda daha rahat konuşanlar, daha çok zamanı olanlar veya teknik bilgiye sahip olanlar görünmez bir üstünlük kurabilir. Resmî başkanın bulunmaması, iktidarın kaybolduğu anlamına gelmez. Anarşizmin ciddi bir düşünce olabilmesi, bu güç farklarını romantik bir “yataylık” sözüyle örtmemesine bağlıdır. Özgür ilişkiler kendiliğinden ortaya çıkmaz; bilgiyi paylaşan, görevleri döndüren, itirazı koruyan ve dışlanmış olanın sesini gerçekten hesaba katan yapılar ister.
Şiddet, bomba ve siyah bayrak görüntüsü
Anarşizmle şiddetin birbirine yapıştırılmasının tarihsel nedenleri var. Bazı anarşistler suikastlara ve bombalı eylemlere başvurdu; bazıları devrimci şiddeti açıkça savundu. Bunu yok saymak, kavramı sevimli göstermek uğruna tarihi temizlemek olur. Fakat birkaç dönemin ve yöntemin bütün geleneği temsil ettiğini söylemek de doğru değildir. Anarşizm içinde şiddeti reddeden, vicdani ret, sendikal mücadele, eğitim, kooperatifçilik, karşılıklı yardım ve gündelik hayatın dönüştürülmesi üzerinde duran güçlü damarlar da bulunur.
Üstelik şiddet tartışmasında yalnızca isyancının attığı taşa bakıp düzenin süreklileşmiş şiddetini görünmez kılmak kolaydır. İş kazasında ölen insan, evinden çıkarılan kiracı, sınırda bekletilen göçmen ya da açlıkla disipline edilen çalışan çoğu zaman “şiddet haberi” sayılmaz. Çünkü bu zararlar yönetmelik, sözleşme ve piyasa dili içinde normalleştirilmiştir. Anarşist eleştiri, yalnızca açık fiziksel saldırıyı değil, insanları sürekli itaat etmeye zorlayan kurumsal düzeni de şiddet tartışmasına dahil eder.
Bu, her karşı şiddeti haklı ilan etmek değildir. Tam tersine, araçların kurmak istediğimiz hayatı nasıl biçimlendirdiğini sormayı gerektirir. Özgürlük adına korku üreten bir hareket kendi amacını içeriden kemirebilir. Anarşizmi yalnızca öfkeli bir yıkım anıyla değil, zor kullanmadan dayanışma kuran uzun soluklu pratiklerle birlikte düşündüğümüzde daha gerçek bir resim ortaya çıkar.
İnsan doğası gerçekten engel mi?
“İnsan bencildir; başında otorite olmazsa kimse ortak iyiliği düşünmez” itirazı anarşizmin karşısına sık çıkar. Bu iddia ilk bakışta gerçekçi görünür, çünkü rekabet, çıkarcılık ve güç arzusu hayatın her yerindedir. Fakat insan davranışını değişmez bir öz gibi ele aldığımızda içinde yaşadığımız kurumların payını gözden kaçırırız. Sürekli yarışmaya, biriktirmeye ve başkasının önüne geçmeye zorlanan insanların rekabetçi davranması, rekabetin doğuştan ve tek mümkün ilişki olduğunu kanıtlamaz.
İnsanların işbirliği yaptığı, bakım verdiği, karşılık beklemeden bilgi paylaştığı örnekler de en az bencillik kadar gerçektir. Aile içinde, mahallede, afet anında, özgür yazılım topluluklarında ya da küçük arkadaş gruplarında hayatın önemli bir kısmı piyasa hesabıyla yürümez. Sorun, insanın yalnızca iyi veya yalnızca kötü olması değildir. Her iki eğilime de sahip olan varlıkların hangi kurumlar içinde nasıl davranmaya teşvik edildiğidir.
Aslında insanın kusurlu olduğu düşüncesi, sınırsız iktidara karşı bir gerekçe de sayılabilir. İnsan bencil ve güç düşkünüyse, neden bazı insanlara polis, bütçe, şirket ya da devlet aygıtı üzerinde olağanüstü yetki verelim? Anarşizm insanı melek saydığı için değil, hiç kimsenin başkalarının kaderini güvenle teslim alacak kadar kusursuz olmadığına inandığı için iktidarın dağılmasını ister.
Hazır bir toplum modeli değil, bitmeyen bir soru
Anarşizmin tek bir kutsal kitabı, değişmez programı veya herkesin üzerinde uzlaştığı gelecek planı yoktur. Bireyci, komünist, sendikalist, feminist, ekolojik ve şiddetsiz damarları arasında ciddi ayrılıklar bulunur. Bu çeşitlilik bazen zenginlik, bazen de belirsizlik yaratır. “Peki yarın sabah ne olacak?” sorusuna tek bir şema sunmaması, eleştirmenleri açısından zayıflıktır. Fakat bütün toplumlar için tek merkezden hazırlanmış kusursuz bir planın kendisi de anarşist şüpheye konu olur.
Belki anarşizmi tamamlanmış bir sistemden çok, ilişkilerimize yöneltilen ısrarlı bir soru olarak düşünmek daha doğru: Buradaki yetki gerçekten gerekli mi? Karardan etkilenenler neden kararın dışında? Bu görev neden geri alınamıyor? Bilgi niçin birkaç kişinin elinde? Birlikte yapabileceğimiz şeyi neden yukarıdan gelecek emre bağlıyoruz? Her sorunun cevabı “otoriteyi hemen kaldırın” olmayabilir. Acil durumda koordinasyon, karmaşık işlerde uzmanlık ve geniş topluluklarda görev paylaşımı gerekir. Fakat gereklilik iddiasının sorgulanması bile iktidarın kendisini doğal göstermesini zorlaştırır.
Anarşizm kaosun başka adı değildir; düzenin kimin düzeni olduğunu sorma cesaretidir. İnsanların hiçbir bağ kurmadan yaşamasını değil, bağların zorunlu itaat yerine gönüllülük, karşılıklılık ve ortak karar üzerinde kurulmasını arar. Bütün cevapları verdiği söylenemez. Belki zaten en değerli yanı da cevapları dağıtmak yerine rahatımızı kaçıracak doğru soruyu sürekli masada tutmasıdır: Hayatımızı birlikte düzenlemek için neden mutlaka birilerinin üzerimizde olması gerekiyor?