Çevremizi kuşatan nesnelere "Bunu kim tasarladı, neden böyle yaptı ve bu tasarım kimin çıkarına hizmet ediyor?" sorularını sormak entelektüel bir süsten ibaret değildir.
Bir Köprünün, Bir Uygulamanın Siyaseti Nasıl Olur?
Köprü dediğimiz yapı, akla gelebilecek en zararsız, en işlevsel nesnelerden biri gibi görünür. İki yakayı bağlar, üzerinden geçer gideriz. Bir köprünün siyasetinden bahsetmek, ilk bakışta fazlasıyla zorlama bir yorum gibi tınlayabilir. Çimento, çelik halatlar ve mühendislik hesaplarının neresinde bir siyaset olabilir ki?
Fakat insan elinden çıkmış bu yapılı dünyaya biraz daha alıcı gözle baktığınızda, en sessiz nesnelerin bile içlerinde birer karar barındırdığını fark edersiniz. Bir köprünün güzergahı, yüksekliği, altından hangi araçların geçebileceği veya sadece yaya kullanımına mı açık olduğu — bunların hepsi birer tercihtir. Ve yapılan her tercih, hayatı birilerinin lehine kolaylaştırırken bir başkası için zorlaştırır. Cansız nesneler konuşmaz elbet; ancak içlerine kazınmış olan kararlar, onları kullanan insanların hayatlarına sessizce yön verir. Bunu idrak etmek, fiziksel çevremizi yepyeni bir gözle okumamızı sağlar.
Sessiz kararlar her yerde
Şehirde yürürken etrafınıza şöyle bir bakın. Bir park bankının tam ortasına yerleştirilmiş o demir kolçak — sadece estetik bir detay ya da dayanıklılık unsuru mu? Belki. Ancak o küçük demir parçası, aynı zamanda yorgun birinin o banka uzanıp uyumasını da fiilen imkânsız kılar. Yani o bank, bir evsizin geceyi geçirmesini engelleyecek ince bir hesapla tasarlanmış olabilir. Oturup dinlenmek isteyen biri için basit bir bank, uzanıp uyumak zorunda olan biri içinse soğuk bir reddediştir. Aynı nesne, kim olduğunuza bağlı olarak bütünüyle anlam değiştirir.
Yahut kaldırımları ele alalım. Bir kaldırımın genişliği, yüksekliği ve rampa eğimleri — tekerlekli sandalye kullanan bir birey için o şehrin kapılarının açık mı yoksa kapalı mı olduğunun kesin kanıtıdır. Yürüyebilen biri için kaldırım sadece üzerinde adım atılan bir yüzeydir, eğimini fark etmez bile. Fakat belli bedenler için o kaldırım geçilmesi gereken bir engeller silsilesidir. O şehri tasarlayan mühendisler büyük ihtimalle kimseyi dışlamayı amaçlamadı. Ancak tasarım sürecinde sadece belli bir insan tipini "standart" kabul edip diğerlerini "istisna" saydıkları için, ortaya çıkan sonuç acımasızca dışlayıcı oldu.
İşte nesnelerin siyaseti dediğimiz mesele tam olarak budur. İçinde her zaman bir kötülük ya da komplo barındırması gerekmez. Çoğu zaman mesele, tasarım masasında kimin hatırlandığı ve kimin unutulduğudur. Zira unutulmak, şehir hayatında dışlanmanın en gürültüsüz, en sessiz biçimidir.
Aynı mantık ekranlarda
Şimdi bu bakış açısını cebinizdeki telefona yöneltin. Zira o parlak ekranların içindeki nesneler — uygulamalar, dijital arayüzler, butonlar — şehrin köprülerinden veya banklarından farklı bir mantıkla çalışmaz. Onlar da birer tasarım kararıdır ve davranışlarınızı görünmez bir el gibi yönlendirirler.
Bir mobil uygulamayı açtığınızda ekranda ilk ne göreceğiniz, uygulamadan çıkmanın ne kadar vakit alacağı, hangi seçeneğin gözünüze sokulduğu asla tesadüf değildir. Örneğin, bir dijital üyeliği iptal etmek neden labirentte yol bulmak kadar zorken, yeni bir paket satın almak neden tek bir dokunuşla hallolur? Gelen bir bildirimi temelli kapatmak için neden menüler arasında kaybolmanız gerekirken, açık bırakmak neden "varsayılan" ayardır? Bunlar teknik aksaklıklar ya da yazılım "hataları" değildir. Aksine, bütünüyle sizin faydanıza göre değil, uygulamayı geliştiren şirketin kârına göre tasarlanmış, ince ince düşünülmüş seçimlerdir.
Ekranda beliren "Vazgeç" butonunun gri, soluk ve küçücük olması, buna karşılık "Kabul Ediyorum" butonunun devasa ve fosforlu renklerde olması bir tesadüf olamaz. Sizi o tıklamaya itmek için özel olarak kurgulanmıştır. Çoğu zaman bu görsel hileyi fark etmeyiz bile; zihnimiz "kolay olanı" seçiverir. Ve o kolay olan yol, başkaları tarafından bizim adımıza çoktan asfaltlanmıştır. Bir köprünün geçiş yüksekliği nasıl bir güç hiyerarşisi barındırıyorsa, ekranınızdaki butonun pikselleri de aynı hiyerarşiyi taşır.
"Sadece bir araç sunuyoruz" cümlesinin işlevi
Büyük teknoloji şirketleri eleştirildiklerinde genellikle şu klişe savunmaya sığınırlar: "Biz nötr bir platform sunuyoruz, insanların bunu nasıl kullanacağı tamamen kendi tercihleridir." Bu argüman, tıpkı köprü örneğinde olduğu gibi, zekice kurgulanmış bir sorumluluktan kaçış manevrasıdır.
Oysa gerçek çok daha farklıdır: Bize sunulan o "araç", bizi en başından beri belli davranış kalıplarına sokmak üzere inşa edilmiştir. Bir uygulamanın sizi saatlerce ekran başında esir alması, sizin özgür "kullanıcı tercihiniz" değil, bizzat uygulamanın varoluş amacı, yani tasarım hedefidir. Hiç bitmeyen videolar, sonsuza kadar aşağı kaydırılabilen akışlar, tam telefonu bırakacakken dikkatinizi çeken o yeni kırmızı bildirim — bunların hiçbiri siz "böyle talep ettiğiniz" için orada değildir; sizi talep eder hale getirmek için oradadır. Araç asla nötr değildir; daha ilk kod satırından itibaren belirli bir davranışı üretmeyi hedefler.
Kullanıcıya "Nasıl kullanacağın sana kalmış" demek, bir köprüyü yalnızca tek bir araç tipinin geçebileceği darlıkta inşa edip "isteyen herkes geçmekte özgürdür" demekle eşdeğerdir. Kağıt üzerinde doğru gibi görünse de gerçek hayatta bir aldatmacadan ibarettir. Çünkü oyunun oynanacağı saha ve kurallar çoktan başkaları tarafından çizilmiştir; size düşen, o sınırların içinde "özgür" olduğunuzu sanarak hareket etmektir.
Görmek, ilk adım
Peki tüm bu görünmez sınırları fark etmek bize ne kazandırır? Günün sonunda ne o köprüyü inşa eden biziz, ne de o uygulamayı kodlayan; hepsi önümüze hazır bir paket olarak sunuluyor.
Fakat meseleyi görmek, tek başına dönüştürücü bir etkiye sahiptir. Bir bankın o kolçakla neden öyle tasarlandığını, bir butonun ekranda neden o boyutta durduğunu idrak ettiğiniz an, o nesnenin sizin üzerinizde kurduğu sessiz tahakküm bir miktar zayıflar. Artık önünüze konan tasarımın "doğal", "kendiliğinden" veya "kaçınılmaz" olmadığını anlarsınız. Ortada birinin tercihi varsa, o şeyin başka türlü de tasarlanabileceği gerçeği gün yüzüne çıkar. Ve bir şeyin farklı bir formda olabileceğini görebilmek, onu sorgulamaya başlamanın ilk kıvılcımıdır.
Tam da bu sebeple, çevremizi kuşatan nesnelere "Bunu kim tasarladı, neden böyle yaptı ve bu tasarım kimin çıkarına hizmet ediyor?" sorularını sormak entelektüel bir süsten ibaret değildir. Bu, hayata karşı sürekli bir uyanıklık ve tetikte olma halidir. Etrafımızdaki yollar, banklar, algoritmalar ve butonlar her gün bizim adımıza sessizce binlerce karar alıyor. Bu kararların asıl sahibinin kim olduğunu görmek, kendi hayatımız adına biraz daha bilinçli adımlar atabilmemizin yegâne yoludur.
Unutmayın; nesnelerin dili yoktur, ama duruşlarıyla her zaman bir şeyler söylerler. Bütün mesele, onların bu sessiz dilini okumayı öğrenebilmekte.